Ana Sayfa Haberler ABD KOMÜNİST PARTİSİ TARİHİ* Mehmet Akkaya

ABD KOMÜNİST PARTİSİ TARİHİ* Mehmet Akkaya

ABD KOMÜNİST PARTİSİ TARİHİ*
Mehmet Akkaya

Türkiye sol hareketini yeni bir alana taşıyan kaynak niteliğinde bir çalışmanın İkinci Kitap’ıyla karşı karşıyayız. Kitap, ABD Komünist Partisi’nin tarihini konu ederken Sovyetler Birliği’ni ve Komintern’in faaliyetlerini de mercek altına alıyor. Üç kitap olarak düşünülen çalışmanın birincisi 2015’te yayınlanmıştı. Marksist düşünür Haluk Gerger’in kısa adı Canavarın Ağzında olan ABD Komünist Partisi Tarihi adlı kitaptan söz ediyorum (Yordam Kitap, 2017). Yabancı dillere çevrilmesi durumunda da meraklı bir okur kitlesine hitap edeceği dikkate alınmalıdır eldeki çalışmanın. Ekim Devrimi’nin yüzüncü yılı dolayısıyla yaz aylarında yayınlanabilse ve bu çerçevede bir iki toplantıya konu olabilseydi ne iyi olurdu. Devrim düşüncesinin güncelliği düşünülürse ve birinci kitap da dikkate alınırsa sözü edilen toplantı ve paneller için zaman geçmiş sayılmaz.

Ekonomik Krizin Arifesinde ABD Komünist Partisi

Kitabın üç momentini ABD (Amerikan Partisi), SSCB (Sovyet Partisi) ve Komintern oluşturuyor diyebiliriz. Eldeki kitap, ABD Komünist Partisi’nin (ABDKP) 1930’lu 40’lı yıllarına yoğunlaşmış durumda. Sunumda, gerekli oldukça önceki yıllara ve sonraki zamanlara da göndermeler yapılıyor, bu çerçevede örnekler veriliyor. Gerger’in çalışmasında, Birinci Kitap’a yaptığım değerlendirmede de belirttiğim gibi 1919’da kurulan ABDKP, öncelikle Ekim Devrimi’nin tartışıldığı sürece karşılık geliyor. Bu dönem, Lenin ile görüşmelerin de söz konusu olduğu bir dönemdir ve partinin, çocukluk evresi olarak betimleniyor. Bu sürece Birinci Periyot diyebiliriz. İkinci Periyot ise anlaşıldığı kadarıyla 1925’li yıllardır. Bu dönemde kapitalizm nispeten “rahat” bir dönemini yaşamaktadır. Bunalım/kriz söz konusu değildir. Oysa 1930’lu yıllara yaklaşan dönem ise Amerikan Partisi’nde Üçüncü Periyot olarak terimleşmiş görünüyor ve kritik bir dönemdir. Gerger tüm bu süreci “çocukluktan ergenliğe geçiş süreci” olarak değerlendirmektedir.

Kitapta asıl tartışma da 3. Periyot olarak değerlendirilen dönem için yapılıyor. 1929’a doğru giderken Komintern de dahil olmak üzere SBKP ve benzeri pek çok çevre kapitalizmin krize yenik düşeceğini ileri sürerken, üstüne üstlük Amerikan Partisi’nden bir grup da bu düşünceleri paylaşmasına rağmen partinin yönetim kadrosu, bu varsayıma katılmıyor. Bu iki farklı teorik analizin ve kapitalizme dair çözümlemelerin altını çizmek gerekir. Gerger’in şu açıklamaları belki de iki saptamanın da doğruluk yanlarına işaret ediyor: “1920’li yıllar ABD bakımından, hem üretici güçlerde ciddi gelişmeler hem büyük ekonomik ilerleme hem de geniş emekçi yığınların gelirlerinde yükselmeyle seyretti. Tüketim toplumunun oluşmaya başladığı bu dönemde, devasa karlar karşısında güdük kalan ücretlerle pek çok sanayi dalında işçileri zorlayan ciddi krizler de ortaya çıktı” (S. 31). Alıntıda dile getirilenler, yazarın metodolojisine ilişkin de bir bilgi vermektedir. Çalışma, bir üst yapısal politik kurum olarak Parti’nin mücadele öyküsünü ele almakla kalmıyor, bu kurumun ekonomik sosyal ve hatta bazı durumlarda tarihsel alt yapısını da sorunsallaştırıyor. Teorik, politik ve psikolojik analizler de buna eşlik ediyor.

Amerikan Partisi’nde İki Çizgi Mücadelesi

ABDKP’nin yönetimindeki Lovestone-Gitlow-Pepper gibi kurmaylar, söylenenin tam tersini iddia ediyorlar. Yani bu üçlüye göre dünya kapitalizmi bilhassa Avrupa kapitalizmi krize girecek olsa bile ABD’nin bu krize girmesi mümkün değil. Dahası da var. Bu merkez komite üye ve yöneticilerine göre ABD, yeni bir sanayi devrimi yapacak denli kapitalist yeterlilik içinde ve sürekli de gelişmektedir. Ekonomik krizin hiçbir göstergesi söz konusu değildir. Başını Foster’in çektiği Bittelman, Gomez ve Cannon gibi muhalefet ise krizin Amerikan kapitalizmini de vuracağını ileri sürmektedir. Görüldüğü gibi iki farklı çizgi, kendisini değişik bakış açılarıyla parti içinde var ediyor. Belirtmeye bile gerek yok ki bu iki çizgi mücadelesi, hem Sovyet Patisi’nde hem de Amerikan Partisi’nde her zaman var etmiştir. Aynı konuların anlatıldığı yerde yazar, ister istemez Sovyetlerdeki hatta Komintern’deki iki çizgi mücadelesini –deyimi kullanmasa da- ayrıntılı bir şekilde yer yer de tekrarlara düşerek belirtme ihtiyacı duymaktadır. En bilineni, Stalin-Buharin ikilisine karşı Troçki-Kamanev-Zinovyev’in yer alması, daha sonra Stalin-Dimitrov karşısında da Buharin çizgisinin yer almasıdır. Sovyet tarafının Amerikan Partisi’ni nasıl etkilediğini yazarın açıklamalarından anlamak da olanaklıdır: “SBKP’de olduğu gibi Amerikan Partisi içinde de Stalin-Buharin eksenleri çevresinde bir ‘sağ-sol’ hizip çatışması şekillenmekteydi ve bu elbette yine SBKP içindeki çatışma gibi kongreye yansımaktaydı” (S. 60).

Amerikan ve Sovyet partileri ile Komintern’in iç içe girmiş hali doğaldır ki, içinden çıkılmaz ve sonu gelmez “iç sorunları” da beraberinde getirmektedir. Bilhassa SBKP’nin, Amerikan Partisi’nin iç işleyişine, politikasına doğrudan ve çoğu zaman da despotça denilecek düzeyde müdahale etmesi, zaten tecrübe sorunu yaşayan çocukluk ve gençlik döneminin açmazları içinde olan bir hareketin, işlerinin daha da zorlaşması anlamına gelmektedir. Amerikan Partisi’ne yapılan bu uygulamanın diğer dünya komünist partilerine yapıldığını varsaymak hatalı bir varsayım olmasa gerek. Gerger’in sunumuna bakılırsa elbette Sovyet Partisi’nin tecrübeli olduğu, birçok öneri ve yönlendirmesinde isabetli kararlar verdiği de belirtilmelidir. Dolayısıyla yazarın konuyu ele alış tarzına diyalektik bakışın egemen olduğunu vurgulamak kaçınılmaz oluyor.

Milli Mesele, Sosyal Faşizm ve Birleşik Cephe 

Kitapta projeksiyon tutulan konuların büyük bir kısmı, Marksizmin teorik ve aktüel pek çok sorununa somut örnekler, yaşanmışlıklar üzerinden dolaylı da olsa analiz, açıklama ve yorumlar getiriyor ki, okur veya kendini konuyla ilgili sayan kişiler için oldukça dikkat çekici olacaktır. Sendikal mücadeleyle siyasal mücadele diyalektiğini yansıtan sayfalarda dile getirilenleri de söylediklerime mutlaka eklemem gerekiyor. Teorik ve aktüel meselelerin başında yazarın “milli mesele” dediği “ulusal sorun”, “sosyal faşizm” ve “birleşik cephe” konuları ön sırada gelmektedir.

Amerika Partisi, kurulduğu yıllarda tabanı büyük oranda göçmen işçilere dayanıyordu. Bunlara ikinci kuşak göçmenler de diyebiliriz. Çünkü nihayetinde Amerikan toplumu yerliler dışında zaten sonradan kıtaya/adaya yerleşen, bir ölçüde adayı işgal eden kesimlerden oluşuyor. Parti 1930’lara doğru, göçmenler dışındaki kesimlere de açılıyor, siyah halklar, yazar ‘Zenci Sorunu’ diyor, bunların başında gelmektedir. Yazar bu kitapta, partinin hem kendi üyelerine hem de parti saflarına çekmek istediği siyah emekçilerin ekonomik, sosyal ve hukuki sorunlarına sahip çıkarken yürüttüğü radikal mücadelenin öyküsünü de vermektedir. Daha da dikkat çekici olan bu süreçte partinin Amerika gibi bir toplumda self determinasyon hakkını savunmasıdır. Tüm bu gelişmeler sırasında Amerikan Partisi, sürekli Sovyet Partisi’nin ve Komintern’in tabir yerindeyse baskısı altındadır. Roosevelt’in yıldızının parlaması üzerine de Demokrat Parti’ye eskiden beri meyli olan Amerikan Partisi, onun da bir ölçüde sağdan gelen baskısı karşısında özerk bir politika geliştirme imkanı pek de bulamıyor.

Demokrat Parti ve Cumhuriyetçi Parti

Hatırlamak gerekir ki Amerika’da Demokrat Parti “sol”, Cumhuriyet Partisi ise “sağ” olarak biliniyor. Yani bizdekinin tersi. Bizde olduğu gibi Amerika’da da gerçekte olan, her iki partinin de büyük burjuvazi ve toprak sahiplerinin partileri olmalarıdır. Amerikan sol hareketi, kurulduğundan beri bu partiler içinde Demokrat Parti’yi sosyal demokrat olarak değerlendirmiş ve kendine yakın bulmuş ve sıkça onunla ittifak yapmanın yollarını aramıştır. Türkiye sol hareketinin de, TKP başta olmak üzere, sosyal demokrat olduğu iddia edilen (CHP) partilere her zaman yakın olduğu ve hatta onun/onların çekim alanından kurtulamadığı bile düşünülürse benzerliğin ne denli derin olduğu anlaşılacaktır. Sosyal demokratlarla “ittifak” etme anlayışı Amerikan Partisi’nde her zaman gündemde olmakla birlikte en çok da “faşizme karşı birleşik cephe” konusunun güncelleşmesiyle uygulanmaya konmuştur.

1930’lu yıllarda ÇKP’nin de Mao Zedung önderliğinde geliştirdiği bir “halkın birleşik cephesi” anlayışı bulunuyor. Aslında 1925’li yıllarda radikallik bakımından Amerikan Partisi olumlu bir yerde bulunuyor. Gerçi bu radikalizmi Gerger, çok net olmasa da “sol sapma” biçiminde değerlendiriyor ki, bu yargının doğru olduğunu düşünemeyiz. Bu noktada şunu iddia edebiliriz: Amerikan Partisi’nin cephe konusundaki ilk tavrı ile ÇKP’nin “cephe” anlayışı benzerdir. Kitapta anlatılanlardan çıkardığımıza göre Amerikan Partisi başlangıçta sosyal demokrasiyi, klasik burjuva-faşist partilerden bile tehlikeli görüyordu. Bu düşünceye göre sosyal demokrat partilerin tabanı hariç yöneticileri ve programı, kendilerini açıktan açığa burjuvazinin partileri olarak lanse edenlerden bile daha faşisttirler.

Uluslararası komünist hareket, “sosyal demokratların” Almanya tecrübesiyle ne menem bir akım olduğunu Spartaküstlere, Alam Komünist Partisi’nin lideri Rosa Luxemburg ile üye, kadro ve yöneticilerine nasıl bir katliam yapıldığını unutmuş/unutuyor olamaz. Bu yüzden yazara yönelik diyebiliriz ki, bu siyasetin “sol sapma” olarak değerlendirmesi değil de, bunun yerine partinin süreci gerekli titizlikle ele alamadığı, moda bir ifadeyle iyi yönetemediği biçiminde yorumlamak daha doğru olurdu.

Komintern’in Tepeden İnmeci Tavrı 

1930’lu yıllar hem kapitalist blok için hem de komünist cephe için sıcak ve dinamik yıllara tekabül ediyor. Emperyalistlerin kurulmakta olan yeni bir dünya toplumunu, sınıfsız toplum idealini boğmak üzere faşizmi icat ettikleri yıllardır. Yepyeni koşulların, farklı sınıfsal ilişkilerin baskı ve katliam politikalarının üretildiği yıllardan söz ediyoruz. Bu alt üst oluşları canevinden hisseden oluşumların başında komünist parti ve örgütler geliyor. Gerger’in optiğinden bakıldığında Dimitrovcu “halk cephesi” politikası, Amerikan Partisi’nin geniş halk kitlelerine açılmasını da beraberinde getiriyor. Nedenini anlamak zor olmasa gerek. Çünkü Parti’nin eski “sol sekter” anlayışı, yerini “demokratik” bir atmosfere bırakınca Parti yalnız işçi ve yoksul çiftçilerin değil orta sınıfların da partisi ve örgütü haline geliyor. Dolayısıyla 1930’lu yıllarda, yazarın istatistiklerle de belgelediği gibi Amerikan Partisi en fazla üye sayısına ulaşıyor. Çocukluk döneminde on binli üye sayısıyla sınırlı olan Parti, “Halk Cephesi” siyasetinin “ılımlı” karakteri gereği üye sayısını yüz binlere çıkarabiliyor.

Doğaldır ki Parti’nin yalnızca niceliği değişmiyor, bu gelişmeler nitelikte de değişimlere yol açıyor ve Amerikan Partisi’ne kadınlar ve gençlerle birlikte sanatçı, aydın ve yazarlar da büyük oranda ilgi duymaya başlıyor. Niteliksel değilse de nicelikteki bu artış, Parti’nin yönetimini temsil eden Browder’in adından hareketle Browderizm teriminin üretilmesine de sebep oluyor. Partinin bir zafer sarhoşluğu içine girdiği, niceliksel olarak yükselişte olsa da niteliksel olarak düşüşte olduğunu anlamak zor olmuyor. Bu düşüşlerde Sovyet Partisi’nin ve Komüntern’in müdahaleleri de etkili olmuştur sanırız. Yukarıda da belirtildiği gibi Amerikan Partisi’nin Sovyetlerle olan destek ve dayanışması yoldaş ilişkileri her zaman doğru ilkelerle kurulmuş değil. Kaldı ki Sovyet Partisi’nin yönlendirmesinde olan Komintern’in tepeden inmeci müdahalesinin Amerika ile sınırlı olmadığı yazarın şu sözlerinden de anlaşılmaktadır: “KEYK, bütün partilere ve özellikle de Alman Komünist Partisi’ne, bu somut programla ilgili müzakerelerin sonucunu beklemeden sosyal demokrat işçilerle ortak komiteler oluşturarak ortak mücadeleye başlamasını öneriyordu” ( S. 285).

Devrimci Sendikaların Tasfiyesi

Komintern’in 17 Temmuz 1928’de 57 ülkeden komünist örgüt ve partilerin katıldığı Dünya Kongresi ile 25 Temmuz 1935’te başlayıp yaklaşık bir ay süren 7. Dünya Kongresi’nin kararları ve bu iki tarih arasında geçen olaylar, Amerikan Partisi’nin tecrübeleri, dönemi açıklamak için bir hayli veri sunmaktadır. Gerger’in söylediklerine itibar edilecekse bu sürede Amerikan Partisi “aşırı sol sapmadan” kopuyor ve düzenle uzlaşma içine giriyor. 6. Kongre’de Amerikan Sovyetleri için dişe diş mücadeleyi savunan, sınıfa karşı sınıfı, sosyal demokratlara sosyal faşist diyen, dolayısıyla da “aşağıdan birleşik cephe” tezini savunan ve bağımsız sendikal mücadeleden yana olan Parti, 7. Kongre’ye gelindiği yıllarda çoktan bu çizginin sağına kaymıştı.

Parti’nin yöneticileri “aşağıdan birleşik cephe” yerine burjuvazinin de dahil olduğu faşizm karşıtı bir cephe anlayışına dönmüştür. Bağımsız devrimci sendika yerine, daha evvel sarı sendika olarak yaftalanan sendikalar içinde çalışma dönemi başlar. Bu uzlaşmacı siyasetin sonunda elbette ki devrimci sendika TUUL da 1935’te feshedilmiştir. Faşist yönetim mi, burjuva demokrasisi mi ikilemini halkın karşısına koyan Parti yöneticileri ölümü gösterip sıtmaya razı etme misali burjuva demokrasisine tav olmuşlardır. Yine de sınıf mücadelesi Avrupa’da olduğu gibi Amerika Birleşik Devletleri’nde de büyük sınıf analizlerine, tepeden bakan teorilere rağmen 1936-37 yıllarında da sürmüştür. Yazarın bu konuya açıklama getiren çok sayıda verdiği örnekten birisini buraya alıntılamak yararlı olacaktır:

“Örneğin komünistlerin etkin oldukları otomobil İşçileri Sendikası, General Motors’u dize getirecekti. Yine komünistlerin büyük katkılarıyla 1936-37 Flint işgal ve direnişinde işçiler destan yazacak, Ford’un ve öteki işverenlerin özel güvenlik sistemleri parçalanacak, casusluk uygulamaları bastırılacak, kimyasal silah saldırıları, lümpen grev kırıcıları ve tetikçileri geriletilecek, komünistlerin belirleyici katkıları ve önderliğinde örgütlenmede büyük boyutlara ulaşılacak, militan mücadeleler verilecek, toplu sözleşmelerde ciddi kazanımlara imza atılacaktı” (S. 308-309).

ABD Komünist Partisi’nin Kültürel Düzeyi

Alıntıdan da anlaşıldığı gibi tüm olumsuz gidişatına, pasif politikalarına rağmen operasyonel bir komünist partisi söz konusudur. Partinin bileşenini oluşturan sınıf ve katmanlar da sürekli değişiklik göstermiştir. Yine de Gerger’in yazdığından da anlaşılıyor ki, dört kesimin altını muhakkak çizmek gerekmektedir. Birincisi Parti kurulduğundan beri asıl olarak göçmen işçi kitlesine dayanıyor. Bu kesim Parti’nin her dönem kitle/üye temelini oluşturmuştur. İkinci kategoride, elbette bunalım yıllarında daha bariz olmak üzere, yerli, işçiler ve aynı zamanda yerli işsizler yer almaktadır. Amerikan doğumlu bu kesimle yakından ilgilenilmesine rağmen yazara göre bu politikada başarılı olunamadı. Üçüncü kesimde ise çoğunluğu Kuzey’den olan işini kaybetmişler ya da vasıfsız emekçiler yer almaktaydı. Dördüncü kümede de Güney’de mekan tutan siyah emekçiler bulunmaktadır.

Amerikan Partisi’nin her dönem en güçlü olduğu kentlerin başında da New York gelmektedir. “Partinin ana merkez üssü New York’ta Üçüncü Periyot döneminde bütün üyelerin üçte birinden fazlası bulunmaktaydı” (S. 342). Bu süreçte toplumun orta burjuvazi denilecek kesimlerinden katılımlar olurken, kadınlar da Parti’ye yönelmeye başladılar. Parti’ye katılan orta sınıflar, onu güçlü hale getirmekle birlikte kendi burjuva ideolojilerini de Parti’ye şırınga etme olanağı buldular. Uluslararası komünist harekette yaygın olan faşizme karşı genel birleşik cephe siyaseti gereği Amerikan Partisi’nde yaşananlardan taraflar memnun görünüyordu. Parti’nin bileşeni oldukça renkli ve bir o kadar da canlı hale gelmişti.
Kurulduğundan beri entelektüel ve teorik kapasitesi yüksek pek çok üye, kadro ve yöneticinin varlığına işaret etmek kaçınılmaz görünmektedir. Şimdi bu entelektüel olanak daha da derinleşiyor ve genişleyerek sosyal ve politik bir güce dönüşmekteydi. Kızıl Bayrak, Komünist ve Günlük İşçi türünden üç-beş tane yayın organıyla kitlelere gidiliyor, parti içi tartışmalar yapılıyordu. Sovyet kültür ve sanat dünyası da yakından izlenmekteydi anlaşılan. Zira Sovyet sinemasının Potemkin Zırhlısı, Dünyayı Sarsan On Gün gibi filmlerine Prokofiev ve Şostakoviç gibi müzisyenlerine büyük bir ilgi duyuluyordu.

Kısacası ABDKP’de kültürel düzey bir hayli yüksekti. Yeni entelektüel atılımlar da birbirini izliyordu. Parti’nin de yönlendirmesiyle Sovyet Yazarlar Birliği’ne benzetilerek Amerikan Yazarlar Birliği de kurulmuştu. Pek çok yazar, düşün ve sanat adamı bu Birlik aracılığıyla Parti’ye angaje olmuşlardı. Ernest Hamigway Birlik’’in parlayan yıldızları arasındaydı. Haminway’in adının anılması ister istemez İspanya İç Savaşı’nı hatırlatacaktır.
Gerger Franko faşizmine de atıf yaparak konunun Amerikan Partisi’yle ilişkilerini de mercek altına almış durumda. Bu savaşa İspanyadaki devrimciler lehine Amerika’dan da üç bin civarında gönüllü savaşçı katılıyor, bunların bin kadarının Komünist Parti taraftarı olduğu söylenmektedir. Amerikan Yazarlar Kongresi’nin toplantılarında üç beş bin kişilik bilim ve sanat insanları bir araya geldi. Kongre, dünya çapında prestijli bir kurum düzeyine yükseldi. Avrupalı aydınları da yakından etkiledi. Aragon, Andre Gide, Andre Malraux gibi pek çok ünlü, New York’ta düzenlenen toplantılarda yerlerini aldılar. Bu gelişmelerde Kominter’in ve Parti’nin İspanya İç Savaşı’na yönelik yakın ve destekçi tavrı oldukça belirleyici olmuştu. Musolini, Franko ve Hitler gibi adları faşizmle özdeşleşmiş kişilere ve politikalarına karşı dünyanın aydınlarında olduğu gibi Amerikan aydın ve sanatçılarında da şiddetli bir tepki vardı.

Devlet Solculuğuna Duyulan Yakınlık

Genişleyen, dinamikleşen ve etki gücü artan Parti gün be gün düzenin suları içine çekiliyor ve Roosevelt’in Demokrat Parti’si içinde erime, ona entegre olma eğilimi gösteriyordu. Bu anlayışın çıkmaz sokak olduğuna vurgu yaparken doğru çizgide olan yazar, bu anlayışın sonunda burjuva aydın ve sanatçılarının, kapitalizmin krizler ve faşizmler ürettiğini gördüğünü, çıkar yol olarak da Marksist teoriyi ve onun ideolojik-politik önderliğinde kurulan komünist partilerini tanıyıp özümsediklerini, hatta benimsediklerini ileri sürerken kanaatimizce yanılmaktadır (S. 337). Bu yanılgıya rağmen yazarın, ülkemiz sol hareketi açısından da çok öğretici olan Amerikan Partisi’ni analizleri dikkat çekicidir. Parti, uzlaşmacı bir eğilim gösterdiği halde devlet baskı ve saldırıları hiçbir zaman gerilemedi, durma noktasına asla gelmedi. 1935’ten önceki süreçlerde olduğu gibi bu tarihi izleyen yıllarda ABDKP’nin pek çok üye, yönetici ve kadrosu tutuklandı, yıllarca hapislerde kaldı. Pek çoğu sahte isimler kullanarak mücadeleyi sürdürdü, birçok faaliyet de gizlilik koşullarında sürdürülebildi. Bu yüzden yazarın “yarı legal” ifadesini kullanması boşuna değil. Ülkemizdeki “devlet solculuğunu” andıran bir durumdur bu. Nasıl ki, devlet solculuğu ya da ulusalcı solculuk, sermayeyle uzlaştığı koşullarda bile baskı ve şiddet görmeye devam ediyorsa Amerikan Partisi de Demokrat Parti’ye yaklaştığı halde baskı ve saldırılardan kurtulamadı.

Zenci Sovyet Cumhuriyeti

ABD Komünist Partisi Tarihi ya da kısa adıyla Canavarın Ağzında adlı kitabın Üçüncü ve son bölümünde dile getirilenlere ve dile getirilme tazına bakıldığında Gerger’in bakışına eleştirel ve yer yer de sitem dolu bir ruhun egemen olduğu gözlerden kaçmıyor. Yazar kimi yerlerde açıkça kimi yerlerde üstü kapalı Sovyet Partisi’nin tavrını, Komintern’in zamansız, yanlış müdahalelerini, daha çok da Amerikan Partisi’nin izlediği popülist, uzlaşmacı, sağcı çizgiyi eleştiriye tabi tutuyor. Bu eleştirilerde sınırı aşıyor mu, sübjektivizme düşüyor mu soruları okuru kuşkuya düşürse de, yazar kendini haklı çıkaracak pek çok açıklama, bulgu ve belgelerle yargılarını desteklemişe benziyor. Adeta edebi bir metin kurgusu içinde sunulan Parti tarihinde, hareketin nereden nereye geldiğini izlemek zaten zor olmuyor.

Komünist Partisi, “Amerikan Sovyet Cumhuriyeti” ya da “Zenci Sovyet Cumhuriyeti” söyleminden “Amerikanizm, 20. yüzyılın sosyalizmidir” noktasına geliyor. Partinin geçirdiği bu “negatif evrimi” görmek kitapta sunulanlara dikkatli bakıldığında ziyadesiyle anlaşılabiliyor. Evsizlere, ev kampanyaları düzenlerken, grevlere öncülük ederken, kadın çalışmalarında devrimci mücadele içinde olurken, parti yayınlarının satışı ve dağıtımında polisle çatışırken devrimci, komünist bir kadro partisi niteliğindeyken bir kitle partisine dönmekle birlikte aynı zamanda bürokratik bir düzen partisine dönüşen hareketin serüvenine tanık oluyoruz. Parti kadrolarından “Wolfe, artık Komünist partililer için ‘devrimci sosyalizmin sesinin yabancı bir ses’e dönüştüğü, partinin ‘işçilerin Birleşik Cephe partisinden halk Cephesi partisine; sınıf mücadelesi partisinden sınıf işbirlikçiliği partisine, proleter devrim partisinden karşı-devrim partisi’ne dönüştüğünü iddia ediyordu” (S. 361).

Komünist Yayınlardan Burjuva Medyasına Kayış

Yazarın, kitap sonlarına doğru, Parti’nin seyrindeki uzlaşmacı çizgiye karşılık takındığı sitem daha doğrusu eleştiren tavır Üçüncü Periyot dönemiyle halk cephesi döneminin karşılaştırılması üzerine daha da netlik kazanıyor. Üçüncü Periyot döneminde, kitapta da sunulduğu gibi nice devrimci eylemler, komünist politikalar savunan Amerikan Partisi’nin Halk cephesi siyasetiyle nasıl da “sağa” savrulduğunun ayrıntılı sunumu yapılıyor. Üçüncü Periyot’un bir uygulaması bile iki dönem arasındaki farkı açıklamaya yetecektir. Gerger’in dikkatli ve detaylı sunumunda “Scottsboro Çocukları” olarak bilinen 13 ile 20 yaş arası dokuz siyah çocuk ve gençten söz ediliyor. Yazar böyle olayları verirken demokrasinin beşiği, insan haklarına saygılı toplum denilen Amerikan yönetiminin niteliğini de alt metin olarak vermeyi elbette ihmal etmiyor.

25 Mart 1931’de bir trende yolculuk sırasında beyazlarla kavga ettiği, iki kadına da tecavüz ettiği iftirası üzerine gençler linç edilmekten son anda kurtuluyor ve yargıya çıkarılıyor. Amerikan mahkemeleri hızlı bir yargıyla gençlere idam cezası veriyor. ABDKP, bu haksızlık karşısında üye, militan ve yöneticileriyle harekete geçiyor. Toplantılar, eylemler, gösteriler organize ediyor, bunlar yalnız Amerika’da değil Avrupa’da ve dünyada da duyuluyor ve gençler lehine bir pozisyon doğuyor. Bu devrimci ve militan eylemler üzerine idamlar durduruluyor. Kitap boyunca, yukarıda da farklı kontekstlerde değinildiği gibi böyle eylemler her zaman oluyor. Gerger’in yazdıklarından anlaşılıyor ki, bu çabalar halk cephesi döneminde burjuva-demokratik atmosfer içinde çok cılız bir yer kaplayarak görülmez hale geliyor. Ayrıca bu türden eylemlerin önemi, prestiji de azalıyor. Söz yerindeyse “burjuvaziyle birleşerek” sosyalizme doğru ilerleme düşünülüyor.

Çin Komünist Partisi ve Mao Zedung

Kitabın içerdiği pek çok temel tezden ve dolaylı tezlerden söz etmek olanaklıdır. Birçok okurun dikkatini çekeceğini sandığım tezlerden birisi üzerinde durarak değerlendirmeyi bitirebiliriz. Halk cephesi ve öncesi diye düşünülecek olursa Canavarın Ağzında adlı bu çalışma iki ana bölümden oluşuyor. Gerger’in ana tezi olarak ileri sürdüğümüz anlayışa göre yazar, Partinin ilk iki on yılı dediği ve ilk on yılı Birinci Kitap’ta anlattığı üzere ikinci on yılı da yani 1930-1940 arasını da bu çalışmada ele alıyor. Yine de eldeki kitapta konu Parti’nin kuruluş yılı olan 1919’lara dek gerilere de gidebiliyor. İkinci Kitap bağlamında söylersek yazarın tezine göre Partinin, “Dimitrovcu halk cephesi” siyasetinin savunulduğu döneme kadar, tüm hata ve zaaflarına rağmen Amerikan Partisi devrimci-Marksist-Leninist hatta Stalinist çizgide. Halk cephesi tartışmasını da iki boyutlu düşünen Gerger’e bakılırsa Parti ilk dönem, sol sekter eğilimlerine rağmen doğru bir yol izledi ve devimci politikadan ödün vermeyerek “aşağıdan birleşik cephe” anlayışını sürdürdü. Cephe tartışmalarının ikinci döneminde ise Amerikan Partisi –birçok komünist parti gibi- Dimitrovcu burjuvaziyi de kapsayan bir halk cephesi siyaseti savundu. Bu uzlaşmacı siyasete, Parti’nin “liberal” anlayışları da eşlik etti.

Yazarın ifadelerinden anlaşıldığına göre giderek burjuvazinin ilerici, devrimci kesimleri de partiye davet edildi ve bir nevi parti içten kuşatılmış oldu. Yorumlayarak söylenecek olursa yazarın, Parti’nin birinci dönemine yakın olduğunu, halk cephesini de savunduğu fakat devrimci-komünistlerin yönetimindeki bir cepheyi tercih ettiği ileri sürülebilir. Bu noktada yukarıda da anıldığı gibi ÇKP ve Maocu cephe anlayışını anmak gerekir. Cephe sorununda genel olarak ÇKP özel olarak da Mao Zedung tam da Gerger’in de onayladığını düşündüğümüz Amerikan Partisi’nin ilk dönem savunduğu “Aşağıdan Birleşik Devrim” anlayışını savunmuştur. Maocu literatürde buna “halkın birleşik cephesi “deniliyor. Bu anlayışa Çinli komünistler çok merkezcil bir ilke getirmişlerdi: Halkın Birleşik Cephesi, komünist partisinin ve otoritesinin bayrağı altında olmalıdır. Daha da ileri gitmişler ve güçlü bir parti yanında komünist partisine bağlı güçlü bir halk ordusunun kumandasında inşa edilen halk cephesini savunmuşlardır.

Siyaset Psikolojisi Açısından İnsan

Yazarın “özel olarak” üzerinde durmadığı, konu başlığı yapmadığı ama kimi zaman değinmekle yetindiği ve okura da “gör” dediği bir sorunsal da Parti yöneticilerinin kişilik özellikleridir. Yani psikolojik özellikleri etkileyen faktörler ve siyasetteki keskin konum değişiklikleridir. Birinci Kitap’ta da örnekleri verildiği gibi İkinci Kitap’ta da yazar ajan düzeyine “yükselmiş” kişilerin adlarına işaret etmektedir. Psikoloji ya da kişilik özelliklerinin önemi kendisini, kapitalizmin saflarına geçen bu türeden kadrolarda anlaşılır olarak gösteriyor. Zorun ve baskıların, haksızlığa uğramaların sonuçları her üye, kadro veya yönetici de aynı olmuyor. Amerikan Partisi’ndeki katılım ve ayrılmaların çok yoğun olması oldukça dikkat çekicidir. Bu ayrışmaların, düşünce özgürlüğüne yeterince önem verilmediği, farklılıkların iyi ve doğru yönetilemediği için kopuşlara hatta karşı-devrim saflarına geçişlere neden olduğu iddia edilebilir.

Kitapta da afişe edildiği gibi uzun yıllar ABD Komünist Partisi’ne yöneticilik yapmış olan Lovestone 1969’da Nixon’ın Beyaz Saray’da verdiği baloda yerini alabiliyor. Daha da ilgincini Gerger bildiriyor, ona göre Lovestone 1990 yılında öldü. 2004 yılında yayınlanan bir “Ajanlar Ansiklopedisi”nde onun da adı vardı (S. 166, 167). Bu açıdan bakıldığında Parti kadrolarının birçoğu için komünist mücadelede yetkinleştikten sonra burjuvazinin saflarına geçerek “itibar” görecek mevkilere getirilerek bir ölçüde ödüllendirildikleri söylenebilir. “Sınıfa karşı sınıf” biçiminde devrimci politikaları üreten, onun için büyük bedeller ödeyen veya ödemeyi göze alan insanların nasıl olup da karşı devrim saflarına geçtiği büyük bir problem değil midir? İnsanın bu denli düşmüş olmasında, bulunduğu ortamın kuruluğunun, amatörlüğünün, yazarın ifadesiyle hatta kitabın alt başlığındaki sözlerle “çocukluk hastalıklarının”, “ergenlik krizlerinin” payının olmadığı söylenebilir mi?

Tarih, Siyaset, Sosyoloji, Psikoloji…

Kitap, akademilerde yapılan ve adına “saha çalışması” denilerek belirli sınırlar içine hapsedilen inceleme, araştırma kitaplarını anımsatsa bile, dar sınırlara sığacak denli kısıtlı düşünülmemiş. Konunun mekanı baştan da belirttiğimiz gibi neredeyse dünyayı kucaklıyor. 20. yüzyıldaki merkezi siyasal, ekonomik ve sosyal meseleler üzerinde tekrara düşme pahasına ayrıntılara başvuran bir çalışmadan söz ediyoruz. Bu detay ve tekrarların bazen okuru yorduğu da bir iddia olarak dile getirilmelidir. Bu detaylara da aslında şeytan ayrıntıda gizlidir perspektifiyle başvurulduğu ileri sürülebilir. Bunlar arasında okur bir çok “entelektüel bilgi” diyeceğimiz türden olay ve olgulara da vakıf olma imkanı bulmaktadır. Buna bağlı olarak belirtmeye bile gerek yok ki, Marksizmin birçok temel kavram, konu ve terimi somutla, yaşanmışlıklarla paralellik kurularak tartışılmaktadır.

Parti tarihi verilirken, parti yayın organları, partinin entelektüel ve sanatçıları anılırken de metni dinamik kılan, teknik bir terimle yabancılaştırma yöntemlerinden de yararlanılmıştır. Kuşkusuz ki böyle bir metin salt politik bilinç ve kaba bir tarih bilgisiyle yazılamazdı. Bu yüzden metnin interdisipliner bir bakışla yazıldığını söylemek yanlış olmayacaktır. Tarih bilimi yanında, Marksist siyaset sosyolojisi, siyaset psikolojisi gibi disiplinlerin bakışaçıları da kitapta kendine mekan bulmuştur. Bir ayrıcalık da ABD Komünist Partisi’nin tarihini kimin yazdığında aranmalıdır. Haluk Gerger’in bu alanda özgün bir isim olduğunu hatırlatmak yeni bir olguyu açıklamak mıdır, bilemiyorum. Çünkü entelektüel gelişiminde ADB tarihi üzerine yazılmış iki çalışma daha bulunuyor. Nicelik olarak da nitelik olarak da kendilerinden sıkça söz ettirdiler ve abartılı bir yorumla denilebilir ki, Arap Baharı kavramıyla anılan devrimlerin yol haritası oldular. Ekim Devrimi’nin yüzüncü yılının yaşandığı günümüzde Gerger’in çalışmaları yeni devrimlerle ne denli ilişkilenerek, hangi devrimci güzargahlara ilham olacaktır, bunu sanırım zamana/tarihe bırakmak gerekecek.
*Bu metin, anılan kitabı değerlendiren daha geniş bir yazının kısaltılmış versiyonudur.