Ana Sayfa Avrupa “Anti-Komünist`siniz”

“Anti-Komünist`siniz”

TKP/ML Münih davasında devrimci komünist tutsak Dr. Sinan Aydın`ın Savunma avukatlarından Av. İnigo Schmitt-Reinholtz`un dava süreci, Türk-alman ilişkileri ve çıkarlarını belgeleyen ve hukuksuzluğa dikkat çekerek, Alman yargısının anti-komünist niteliğine vurgu yaptığı dilekçesini olduğu gibi yayımlıyoruz.

Avukat İnigo Schmitt-Reinholtz  Münih`te görülmekte olan TKP/ML davasıyla ilgili olarak; ” Dava derhal düşürülmeli, tutukluluk kararları kaldırılmalı ve sanıklar haksız yere tutuklulukları için tazminat almalıdır.” dedi. ( AHM )


Talep:

Ceza davası hakkında CMK’nın 260. maddesi uyarınca düşme kararının verilmesi talep edilmektedir.

Gerekçe

Görülmekte olan davadaki devletin cezalandırma yetkisi ortadan kalkmıştır.

Alman Ceza Kanunu’nun 129b maddesi 1’inci fıkrası 3’üncü cümlesi uyarınca sanıkların suçlandıkları fiillerin soruşturulması ve kovuşturulması için şart olan Federal Adalet ve Tüketiciyi Koruma Bakanlığı’nın verdiği izin hiçbir tartışmaya yer bırakmayacak şekilde keyfidir ve dolayısıyla hükümsüzdür.

  1. I. Hukuki gerekçeler

1.

Devletin cezalandırma yetkisi bir yanıyla devletin belli şartlar altında somut bir kişiye hukuk devleti çerçevesinde genel ve potansiyel olarak -ister ceza ister güvenlik tedbiri olsun- yaptırım uygulama ve böylelikle kişinin özgürlüğüne müdahale etme yetkisidir. Devletin cezalandırma yetkisi asli anlamda ius puniendi yani genel olarak cezalandırabilmenin meşrulaştırılması değildir. Devletin cezalandırma yetkisi, bir nebze ius puniendi’nin altında yer alan ve devletin cezalandırma yetkisinin meşruluk zeminini tartışmaksızın kullanılan bir   cezalandırma yetkisidir.

Diğer yandan devletin cezalandırma yetkisi, aynı zamanda ihkak-ı hakka karşı verilen mücadelenin bir sonucu olarak kurulan bir şiddet ve adalet tekelidir. Onun diğer bir karşılığı ise hak arama hürriyetinin sağlanması için devletin adalet mekanizmasını yani mahkemeleri kurmuş olmasıdır. Cezalandırma gücü ve yetkisi yalnızca devletindir. Kanunlar ihlal edildiğinde yaptırım uygulama ve kişiye karşı zor kullanma hakkı yalnızca devletin egemenliğindedir. Dolayısıyla burada söz konusu olan soyut, genel ve yalnızca devletin sahip olduğu bir cezalandırma hakkıdır ki bu hak bir suç işlendiğinde somut bir kişiye karşı “tekil yetkinin” kullanılması şeklinde kendisini gösterir.

Devletin esas olarak işlenen somut bir suç karşısında sahip olduğu cezalandırma yetkisini kullanma yükümlülüğü vardır; yani kanunu ihlal eden bir kişiye karşı kovuşturma yürütme, onu cezalandırma veya onu kanunun öngördüğü bir sonuçla karşı karşıya bırakma yükümlülüğü vardır. Devletin bu yükümlüğünün karşılığı CMK’nın 152’inci maddesinde kamu davasını açma mecburiyeti ilkesi şeklinde ifade edilmiştir. Devletin bu genel yükümlülüğü, maddi ve devlet hukukunda hak arama hürriyetinin sağlanması için devletin adalet mekanizmasını yani mahkemeleri kurmuş olması şeklinde kendisini ifade etmektedir.

Özetleyecek olursak; devletin cezalandırma yetkisini, devletin egemenliğinde olan genel ve tekelleşmiş bir hak olarak, devletin kovuşturma ve cezalandırma yükümlülüğü ve bununla bağlantılı olarak failin haklarına müdahale etme yetkisi olarak ve devlet ve fail arasındaki ceza hukuku ilişkisinde devlet tarafı olarak anlamak gerekmektedir.

Bu maddi hukuk ilişkisinde devletin, her bir vatandaşından kanunlara uymalarını isteme hakkı ve bunun karşılığında kanun sınırları içerinde kalma yükümlülüğü varken; tek tek yurttaşın da devletten hukuk devleti olmanın çizdiği sınırlar içerisinde kalmasını ve kanunlara uymasını, uymadığında bunun sonuçlarına katlanmasını isteme hakkı vardır.

2.

Günümüzde devletin cezalandırma yetkisinin ortadan kalktığına dair verilen yüksek mahkeme kararlarında söz konusu olan genel olarak devletin cezalandırma yetkisinin olmaması konusu değildir, kamunun, devletin ceza hukuku söz konusu olması hiç değildir. Kararlarda söz konusu olan devletin bir faile veya aynı dava konusu çerçevesinde yer alan bir grup faile karşı; devletin kendisinin geniş anlamda bu işe bulaşmış olması veya devletin kendisinin suçun işlenmesini provoke etmiş olması durumunda veya cezalandırılabilir eylemlere göz yumduğu hatta bu türden eylemleri teşvik ettiği hallerde, devletin cezalandırma yetkisinin var olmadığı veya bu yetkinin artık kullanılamayacağıdır.

Dolayasıyla söz konusu olan maddi ceza hukuku ilişkinde bunlardan doğan sonuçlarla, yani somut tekil olayda devletin cezalandırma yetkisinin olup olmadığıyla ilgilidir. Yalnıza bu türden bir cezalandırma yetkisi, cezalandırma yetkisinin sonra ermesinin konusu olabilir.

Kamu davası açma mecburiyeti ilkesi de esas olarak ceza hukukunda cezalandırma yetkisinin sonra ermesinin önünde bir engel teşkil etmediğinden devletin cezalandırma yetkisinin baskılanması hatta hiç meydana gelmemesi sistemle uyum içerisindedir.

Kamu davası açma mecburiyeti ilkesi, yalnızca ihtiyarilik ilkesi bakımından birtakım sınırlamalara tabi olmakla birlikte kendisinin temelini oluşturan adalet ve eşitlik ilkeleriyle kesin geçerliliğe sahip olan iç sınırlamalara tabidir. Özel bir yasal düzenlemenin mevcut olmadığı durumlarda ise bu sınırlamalar genel olarak sadece zorunluluk haline benzer durumlarda olduğu gibi dar kapsamlarda görülmektedir.

Yürütülen bu ceza davasında, kamu davası açma mecburiyeti ilkesi olağanüstü bir dava

şartının varlığı dolayısıyla, yani Federal Adalet ve Tüketiciyi Koruma Bakanlığı’nın davanın açılması için izin vermesi şartının olmasıyla özel bir sınırlandırmaya tabi tutulmuştur. Ceza hukukunun devletin dış siyasetinin bir aracı olarak değerlendirilmesi yürütmenin yargının egemenliğine sistem dışı bir şekilde müdahale etmesi anlamına geldiğinden, bu ilke bu şekilde özel bir sınırlandırmaya tabi kılınmıştır. Çoğunluğun görüşü Bakanlığın verdiği dava açma izninin hukuken incelemeye tabi tutulamayacağı görüşü olsa dahi; açıkça keyfi bir şekilde verilmiş olan bir izin esas alınarak bir ceza davası yürütülemez.

3.

Roxin uyarınca ceza hukukunun anlamı, şahsın kişiliğini koruyan genel ve özel önlemlerle yani kişinin kusuru çerçevesinde hareket edilmesi esas alınarak hukuki değerlerin ve devletin görevlerinin ikincil olarak koruma altına alınmasıdır.

Böylelikle adaletli olması zorunluluğu da yerine getirilmiş olur çünkü verilen cezanın adil olarak kabul görmesi için failin aldığı cezanın türü ve yüksekliği onun kusuru oranında olmalıdır.

Ceza hukukunun anlamının bu şekilde tanımlanması sadece onun amacı değil aynı zamanda devletin verdiği cezaların sınırlarını da göstermektedir: Ceza tehdidi ve ceza verilmesi yalnızca belirlenen amaçların yerine getirilmesi bakımından mümkündür. Bu amaçların yerine getirilmesi ise ancak devletin hukuken izin verilen ve kendisine konulan sınırlar içerisinde hareket etmesiyle mümkündür. Bu nedenle cezanın amaçları hukuk düzeninin genel bağlamından çıkarılır ve hayata geçirilir.

Aksi halde devlet bu sınırlara uymadığında cezalandırma hakkının, yani tekil olaydaki cezalandırma hakkının, meşruluk temelini reddetmiş olur. Hukukun dışına çıkmış olur. Ayrıca ceza ile yani ceza tehdidiyle amaçlanan hedef, devletin işlenen suça kabul edilemeyecek ve suçlanabilecek şekilde karışması ya da bir faile karşı çelişkili davranması, kendisine verilen ve kullandığı güveni hayal kırıklığına uğratması durumunda elde edilemez. Bu durumda cezanın hem ilgili kişi açısından hem de toplum açısından caydırıcı ve normalleşme etkisi olmaz çünkü adil kabul edilmez. Bu tür vakalarda haksız ceza sınırlandırılmadığından kusur ve ceza arasındaki uygunluk ilişkisinden şüphe duyulabilir.

Cezanın amaçları hukuk devleti ilkesiyle bağlantılıdır: Ceza hukukunda hukukun geçerliliği kendisini gösterir. Hem ceza hukukunun hem de tekil vakalarda devletin cezalandırma yetkisinin oluşmaması veya kullanılmaması olanağının kökeni hukuk devleti ilkesidir ve her ikisinin de kaynağı bu ilkedir. Cezalandırma hakkı ve cezalandırma yasağı aynı temellere sahiptir.

Devletin cezalandırma yetkisinin hiç doğmaması veya baskılanması ceza hukukuna aykırılık teşkil etmez. Ceza hukukunun tabiatı veya işlevi esas olarak cezalandırma yetkisinin sonlanmasının önünde engel değildir. Ceza hukuku bu şekilde özü bakımından esas olarak zedelenmez ve sınırlandırılmaz.

Devlet kendi organları aracılığıyla hukuka aykırı bir şekilde davrandığında aynı konuda ceza verme meşruiyetini yitirebilir. Devletin kendisi hukuka aykırı bir şekilde davrandığında, organları yasadışı davrandığında veya yasadışı davranışlara müdahale etmediğinde, hukuk topluluğunun düzenine ve barışçıl işlevine ve temel amacına uymamış olurlar. Bu tespit devletin, diğerlerinin aynı bağlamda yer alan yasadışı davranışını cezalandırması durumunda daha bir geçerlilik kazanır. Devlet, bu şekilde demokratik olarak konulmuş kuralları çiğnemekle kalmayıp bir de yurttaşı bu kural uyarınca cezalandırdığında yalnızca inandırıcılığını değil aynı zamanda cezalandırma meşruiyetini de kaybeder.

Şayet devletin kendisi önemli ölçüde hukuku ihlal ediyorsa, Ceza davasının sosyal görevi olan hukuki barışı yeniden tesis etmek mümkün olamaz. Daha önce sınırlarını aşan ve hukuka aykırı davranan bir devletin yürüttüğü ceza davası ve bununla birlikte devletin otoritesi güvenilirliğini kaybeder. Böyle bir dava sulh tesis etme etkisini gösteremez ve dolayısıyla maksadına ulaşamaz.

Devletin hukuk devletine aykırı davranışı, genel ceza davalarının usul engellerinden farklı olarak, devletin yargılama hakkını kaybetme manasında olan bir dava engeli olup, anayasal hukuka, yani hukuk devleti ilkelerinin kendisine dayanmaktadır. Dolayısıyla alışılmış dava engellerinden farklı olarak bu durum ceza muhakemeleri usul şartlarına göre bir dava koşulunun menfi ters yüzü değildir, daha çok bir hukuk devletindeki genel dava koşulunun tersine dönmesinden ibarettir.

Mevcut içtihat kararları ve öğretide kısmen mevcut olan ters görüşlerin aksine hukuk devleti kavramının sözde geniş ve belirsiz olması, hukuk üstünlüğü ihlallerinde dava engeli olmaktan müstesna olamaz. Federal Anayasa Mahkemesi de sonuçta uç vakalarda, eğer ceza davaları hukuku hususi bir dava sonlandırma imkanı sunmuyorsa, anayasa gereği dava engelinin direk anayasanın hukuk üstünlüğü ilkesinden ortaya çıkarılmak zorunda olduğunu mümkün görmektedir (mukayese ediniz Federal Anayasa Mahkemesi NJW 1984, 967 (=NStZ 84, 128); Federal Anayasa Mahkemesi NStZ 1986, 178 ve devamı; Federal Anayasa Mahkemesi NStZ 1986, 468).

  1. II. Fiili Gerçekler

Federal Almanya Cumhuriyeti tarihi ve siyasi bağlamda, ki mevcut davanın bu konumda dikkate alınması gerekir, hukuk düzeni itibarıyla hukukun üstünlüğü gereğince yerine getirilmesi icap eden ve kendisine gösterilen sınırları birçok tarzda aşmış ve inkar etmiştir.

  1. a.

Gereken tarafsızlık ile meseleye bakıldığında davanın kendisi Türkiye`deki diktatör rejimi ve onun Suriye`deki Afrin bölgesine devletlerarası hukuka aykırı olarak düzenlediği saldırı savaşını ve Irak`taki otonom Kürdistan Bölgesine askeri saldırıyı hakikaten desteklemek anlamına gelmektedir. Bu bağlamda – ki zaten böyle bir niyetinin olmadığını söylemiş olan-ceza dairesinin ya da Federal Hükümetin sübjektif yorumu önem arz etmemekte olup bu davanın daha çok (uluslararası) kamuoyunda nasıl görüldüğü belirleyicidir. Ki kamuoyunda TKP/ML`nin kriminalize edilmesi Türk rejimine ve onun iç ve dış politikasına yardım etmek olarak görülmektedir.

b.

Federal Başsavcı da anayasa değer sisteminin bu dava bağlamında önem taşıdığını kabul etmektedir. Kendisinin savunmalara gönderdiği 16.03.2018 tarihli yazısında (sanıkların iddianamelerin geri alınmasına ilişkin 4.1. ve 31.3.2016 tarihli önerilerine yönelik) kesin biçimde şöyle demektedir: “…. Türkiye Cumhuriyeti`nin şu anda “Zeytindalı” askeri operasyonu

çerçevesinde sergilediği davranış Alman Devletinin kendi anayasasında yer alan değer sistemine ihanet ettiği ve devletlerarası hukuka aykırı saldırı savaşlarını desteklediği anlamına gelmediğini daha yakından aydınlatmaya gerek yoktur” (a. a. O., sayfa 2, son paragraf). Bu yazının daha en başında şöyle denmektedir: “Sanıkların itham edildiği suçların tam aksine, ceza davasının devamla yürütülmesiyle beraber Federal Almanya Cumhuriyeti için ne ağır bir mağduriyet oluşmasından endişe etmek gerekir, ne de başka ağırlıklı kamu yararları bunların takibatına engeldir.” Bu ifade ancak şu şekilde anlaşılabilmektedir. Eğer Federal Almanya Cumhuriyeti için ağır bir mağduriyet tehlikesi ve Federal Almanya Cumhuriyetinin büyük ölçüde kamu menfaatleri de mevcut ise davada takipsizlik kararı alınması gerekmektedir.

Hukuksuz diktatör bir devleti desteklemek ve Federal Hükümet ile Federal Ordunun desteklemeyi aşan bir biçimde devletlerarası hukuka aykırı bir saldırıya ve hukuksuzluk sistemine karşı direniş güçlerini ve devletlerarası hukuka aykırı saldırıyı kriminalize etmeye katılması, Federal Almanya Cumhuriyeti için ağır bir dezavantaj anlamına gelmekte ancak Almanya’nın ve Alman halkının kamusal menfaatlerine uygun bulunmamaktadır.

c.

Davayı yürütmeye devam etmek ve mevcut kovuşturma izninin bariz olarak keyfi olmadığını nitelendirmek objektif açıdan bakıldığında Türk Erdoğan rejiminin Suriye`nin bazı kısımlarına devletlerarası hukuka aykırı olarak saldırılmasına ve istila etmesine doğrudan katılmak demektir.

Böylelikle aynı zamanda Anayasanın 26. maddesi, 1. bendi de ihlal edilmiş olmaktadır, orda şöyle denmektedir: “Halkların sulh içinde birlikte yaşamalarını bozmak için elverişli olan ya da bu niyet ile yapılan davranışlar, bilhassa saldırı savaşını hazırlamak, Anayasaya aykırıdır. Cezalandırılması gerekmektedir.”

“Anayasanın fikir babaları” tabii ki de böyle diyerekten saldırı savaşını yürütmeyi ve buna katılmayı da cezalandırmak istemiştir.

Federal Almanya Cumhuriyetinin Devletlerarası Ceza Kanununun 13. maddesinde, ki bu da

Birleşmiş Milletler Antlaşmasına atıfta bulunmaktadır, şöyle denilmektedir:

“(1) Saldırı savaşı yürüten ya da tarz, ağırlık ve kapsam itibarıyla Birleşmiş Milletler Antlaşmasının açık biçimde ihlal edildiğini gösteren başkaca saldırı davranışı düzenleyen ömür boyu hapis cezası ile cezalandırılır.

(2) Saldırı savaşı ya 1. fıkrada belirtilen manada başkaca saldırı davranışı planlayan, hazırlayan veya başlatan, ömür boyu hapis cezası ile ya da on seneden az olmayan hapis cezası ile cezalandırılır. Cümle 1`de belirtilen fiil ancak 1. saldırı savaşı yürütülür ya da diğer bir saldırı davranışı işlenirse ya da 2. Federal Almanya Cumhuriyeti için saldırı savaşı veya diğer bir saldırı davranışı tehlikesine sebebiyet verilirse, cezalandırılır.

(3) Bir saldırı davranışı bir devletin egemenliği, toprak dokunulmazlığı ya da siyasi bağımsızlığına karşı olan veya diğer bir şekilde Birleşmiş Milletler Antlaşmasıyla ile bağdaşmayan devlet tarafından silah şiddeti uygulamasıdır.”

d.

Almanya`nın devletlerarası hukuka aykırı bir saldırı savaşına iştirakına ilişkin:

  1. aa. Afrin Rojava`nın bir kantonu olup ayın zamanda Suriye devlet bölgesi üzerinde bir ilçedir.

2011 senesinde halkın nüfusu takriben 200.000 kişiden ibaretti. 2018 yılının başında yaklaşık

800.000 kişi faşist olan sözde “İslam Devletinden” ve başka faşist islamist milisler ve Suriye ordusundan o zamana kadar savaştan muaf kalan Afrin`e kaçmışlardır ve burada PYD silahlı birimleri YPG, YPJ ve toplam olarak SDF ile onların emniyetlerini garanti altına almıştır. Afrin Türk ordusu tarafından işgal edilinceye kadar tamamıyla Kuzey Suriye Demokratik Federasyonu tarafından kontrol edilmekte idi. Bu Federasyon Kuzey Suriye`de devletin asayiş güçleri çekildikten sonra halihazırda bölgeyi kontrol eden multietnik bir hükümet şekli olarak tüm Suriye`de federal ve demokratik bir kamu düzeni hedeflemekte olup Esat rejimine de muhaliftir. PYD PKK`nın bir alt örgütü değildir. PYD Kuzey Suriye`de bir partidir, 2003 yılında, dolayısıyla PKK`ya 1993`de faaliyet gösterme yasağı konulduktan uzun bir süre sonra kurulmuştur. PYD 2003`de Kuzey Suriye`de çoğunluğu Kürt olan halkın demokratik siyasi bir partisi olarak kurulmuştur. Geçen zamanda Kuzey Suriye Federasyonu – Rojava`nın önde gelen siyasi partisi olmuştur.

2011`de Suriye`de meydana gelen demokratik ayaklanmalar ve bunları takip eden iç savaş esnasında PYD ve üyeleri Esat rejiminin birçok baskılarına maruz kalmıştır. İç savaş başladıktan sonra Suriye hükümet birlikleri büyük ölçüde Kuzey Suriye`deki Kürt yerleşim alanlarından, yani Kobani, Afrin ve Kamışlı kantonlarından geri çekilmiştir. PYD`nın belirleyici katılımı ile birlikte birçok siyasi örgüt ve hareket de buna iştirak ederek adı geçen kantonlarda adeta bir öz yönetim kurulmuştur. Bu kantonlar multietnik Demokratik Toplum Hareketi (TEV-DEM) tarafından yönetilmektedir. Bu ittifak – bu bölgenin adı olan- Rojava için bir anayasa tasarısı hazırlayıp meclisten geçirmiştir.

PYD Suriye`de yaşayan tüm insanların kardeşlik prensibine dayanarak Suriye`nin demokratikleşmesini hedef almaktadır. Hedefi kendi ayrı devletini kurmak değil, daha ziyade büyük ölçüde demokratik yapılara sahip olan bir öz yönetim inşa etmektir. Bu bağlamda PYD sadece Kuzey Suriye`deki Kürt halkının siyasi temsilcisi olarak görülmek istememektedir, aksine kendisi tarafından öz yönetimi yapılan bölgelerin multietnik kimliği için de uğraş göstermektedir. PYD`nin başkaca belirleyici hedefleri arasında sosyal ve cinsel eşitlik sağlamak ta vardır.

YPG, Halk Savunma Güçleri, Suriye`de bulunan büyük ölçüde Kürt askeri bir kuvvettir. Kadın ve erkek Kürtler yanı sıra Araplar ve başka halk grupları da bu askeri kuvvetin parçalarıdır. Suriye Demokratik Güçlerine TKP/ML`ye atfedilen askeri güçler de iştirak etmektedir. Bunlar başka güçler ile birlikte Uluslararası Barış Taburunda savaşmaktadırlar. YPG 2004`de kendi kendini savunma gücü olarak kurulmuştur. YPJ, YPG`nin askeri bir kardeş örgütü olup sadece kadınlardan oluşmaktadır. YPG ve YPJ, TKP/ML`nin savaşçıları ile birlikte 2014/2015 yıllarında ilk defa dünya çapında önem kazanmışlardır, zira faşist olan sözde “İslam Devleti” Kuzey Suriye`de bulunan öz yönetim altındaki Kürt yerleşim alanlarına saldırdığında ve “İslam Devleti” Irak`ta da ortaya çıktıktan sonra ilk defa ve Suriye`de yol alırken YPG ve YPJ`nin birlikleri tarafından Kobani mücadelesi esnasına durdurulabilmiştir. “İslam Devleti” üzerinde kazanılan ve dünya çapında onay ve takdir alan bu zaferden sonra YPG ve YPJ diğer Arap, Suriye ve Türkmen birlikler ile birlikte Suriye Demokratik Güçleri SDF çatısı altında birleşerek “İslam Devletini” Suriye Bölgesinden gitgide daha çok kovmayı başarmıştır.

Ayrıca 2014 yılında “İslam Devleti” tarafından saldırıya uğrayan Ezidilerin Şengal (Irak) den kurtarılmasına YPG, YPJ birliklerinin yanı sıra TKP/ML birlikleri katılmışlardır. Birleşmiş Milletler Örgütü UNO İŞİD´in Ezidi Halkına karşı davranışını jenosit olarak değerlendirmiştir. Uluslararası kamuoyu ve yine medya organları PYD, YPG ve YPJ`nin ve yine Uluslararası Özgürlük Taburlarının faaliyetlerini ve yine Suriye de İslam Devletine karşı savaşta ve yine savaş içinde harabeye dönüşmüş, yıkılmış Suriye ye alternatif olarak görülmektedirler.

  1. bb. Türk ordusunun saldırgan işgaline İslam kişveli paralı çeteleri katılmıştır. Bu işgale katılanların arasında bulunan Almanya da bugüne kadar terörist örgüt olarak görülen Ahrar al -Şam, şimdi medya organlarında “isyancılar örgütü” olarak takdim edilmektedir. Ve yine ana gövdesini eski Al Nusra-Cephesi savaşçılarının oluşturduğu ve yine Türkiye`nin müttefik İslamcılara gönderdiği silahlardan faydalanan Hayat Tahrir Al Sham (HTS) da yer almıştır. Bir diğer katılan gurupta Farouk Tugayı dır, ki bu gurup Müslüman Kardeşlere yakın durmaktadır. Farouk Brigade`nin komutanı Abu Saqqar kanibalist çıkışları ile ünlüdür. Kendisi esir alınan bir Suriyeli askerin kalbini kesip çıkarmış ve adamlarının sevinç çığlıkları eşliğinde yemiştir. BBC bu olayı haber olarak vermiştir. Sultan -Murad Tugayı farklı İslamcı Türkmen guruplarının birleşimi ile oluşmuş bir guruptur. Ve yine faşist Bozkurtlar da (Bunlar MHP milisleri olup Türk hükümetinin ortaklarıdır.) Erdoğan tarafından “kardeş” olarak görülen Türkmenleri desteklemektedir. Junud al -Scham da bir Çeçen milis gurubu olup, uluslararası halklar hukukuna aykırı olarak Kuzey Suriye Kantonu Afrin´e yapılan saldırıya katılmıştır. Bu gurup İslam devleti ile birlikte yürüttüğü faaliyetlerinden dolayı tanınmaktadır. Levante Cephesi olarak ta bilinen Jabhat al Shamiya Halep çevresinden gelen bir guruptur. Bu gurup Türklerin “Fırat Kalkanı” ile Ceraplus´un işgal edilmesinde yer almıştır. Ceraplus tan sonra aktüel olarak Doğu Guta´yı terk etmek zorunda kalan terörist guruplar Türkiye tarafından yeniden düzenlenip Demokratik Kuzey Suriye Federasyonuna karşı kullanılmak istenmektedirler. Tüm bu gelişmeler Alman devletinin bilgisi ve onayı alınarak yapılmaktadır.

Türk Başkan Erdoğan Mart 2018 de Hatay (Türkiye) ili valisini aynı zamanda Afrin valisi olarak atadı. Böylece uyaran seslerin dediği gerçekleşmişti. Afrin de facto Türkiye tarafından yutulmuştu. Türkiye tarafından Kuzey Suriye Kantonu Afrin´e atanan memurlar ya Al Qaida ya da kriminel çevrelerden seçilen insanlardır. Cerablus tan sonra şimdi Afrin de çocukların Türk bayrakları, balon ve Kuran ellerinde sıralarda otururken çekilmiş resimleri ortaya çıkmaktadır. Arka tarafta ise “Reis” Erdoğan’ın kocaman resimleri bulunmaktadır. Okul bahçesinde çocuklar Türkçe Türk başkanına hep bir ağızdan bağlılıklarını dile getiriyorlar. Afrin de yaşayan Ezidi köylüler İslam’ı kabul etmeye zorlanıyorlar. Sık sık Ezidi kızlar ve genç kadınlar köle ve mecburu fuhuşa kaybedilerek zorlanmaktadırlar.

Afrin işgali sınır kenti olan Cerablus`un işgalinin devamıdır. Ağustos 2016 yılında İslam Devleti sınır kentini Türk askerine teslim etmiştir. O zaman da bu işgale bilinen tanınmış İslamcı guruplar katılmıştı. Erdoğan en son olarak Güney Kürdistan´a (Irak) gireceğini de ilan etmiştir.

  1. Tüm bunlar Almanya`nın direkt ve aktif desteği ile gerçekleşmektedir. Alman hükümeti 18.12.2017 tarihi ile 24.01.2018 tarihleri arasında 31 kez silah satımına izin vermiştir. Alman üretimi olan Leopard 2 panzerleri eşliğinde, Alman G3 taarruz silahı ve yine Alman topları ile şu anda Afrin de siviller, YPG ve YPJ savaşçıları katledilmekte, bina ve alt yapı yok edilmektedir. AWACS uçaklarında görevli almanlar Türk ordusunun saldırı ve özellikle hava saldırılarında keşif uçuşlarından elde etikleri bilgileri vererek destek vermektedirler.

Mevcut bu durumda Almanya`nın statüsü Türk Devleti yanında savaşa katılım olarak değerlendirilmelidir. Mevcut bu dava objektif olarak Türkiye ve müttefiklerinin uluslararası hukuka aykırı olarak sürdürdüğü işgal ve saldırılarına karşı direnen güçleri hedef almaktadır. Somut olarak ta TKP/ML`yi de hedeflemektedir. Bu Federal Hükümetin bizzat fiili olarak yargının yardımı ile Erdoğan´a karşı direnişi zayıflatarak savaşta aktif olarak taraf olmaktadır.

dd Genel olarak herkes tarafından bilindiği gibi ve yine bilirkişi Prof. Dr. Neuman´ında sunduğu gibi TKP/ML Özgürlük Taburlarının bir bileşenidir ve YPG/YPJ ve yine SDF ile aynı saflarda savaşmaktadır.

Uluslararası Özgürlük Taburunun (IFB) 24 Mart 2018 tarihinde aktüel olarak Arjantinli doktor Alina Sanchez ve yine Britanyalı Anna Vampell ölümleri ile yaptığı açıklamada şöyle denilmektedir; “58 günden beri Afrin de devam eden direnişimiz yeni bir evreye girmiştir…Yoldaş Anna Campell 16.03.2018 içinde bulunduğu bir konvoyun Türk savaş uçakları tarafından saldırıya uğraması sonucunda yaşamını yitirmiştir.

Bu bağlamda 14.8.2017 tarihinde Rakka da İslam Devletine karşı savaşta şehit düşen Uluslararası Özgürlük Tugayları komutanı (IFB), TKP/ML mensubu Ermeni kökenli Orhan Bakırcıyan (Nubar Ozanyan) da anılmaktadır.

  1. Savunma bu mahkemede sürekli olarak Erdoğan sisteminin diktatörlük ve de birçoğuna göre de faşist karakterine vurgu yapmıştır. Bu sistem klasik tanımı ile kanunsuz bir devlettir. Bu durum İnsan Hakları Derneği İHD nin 6 Nisan 2017 tarihinde açıkladığı 2017 insan hakları bilançosu raporu ile de sarsıcı bir şekilde belgelenmektedir.

İstanbul da İHD merkezinde yapılan basın açıklamasına İHD`nin eş başkanları Öztürk Türkdoğan, Sevim Salihoğlu ve İHD`nin yönetiminden Necla Demir katıldı.

Türkdoğan açıklamasında 1987 yılında gerçekleşen askeri darbeden sonra geçen 30 yılda olağanüstü hal durumu Türkiye de artık sürekli bir hal durumuna dönüşmüştür. Öztürk açıklamalarının devamında Türk devletinin en büyük sorunu olan Kürt sorununu çözmek niyetinde olmadığını, savaşı sürdürmede ısrarlı olduğuna vurgu yaptı: “Halbuki bu soruna

çözüm bulunmak zorundadır, hatta Türk parlamentosunda dokuz ayrımcılık yapılmakta, HDP demokratik politik alanın dışına itilmekte, düzenli olarak tutuklama ve gözaltına alma operasyonlarına maruz kalmaktadır. Bu şekilde aralarında eş başkanlarında bulunduğu dokuz HDP li milletvekili ve bir CHP li milletvekili, toplam on milletvekili tutuklu bulunmaktadır.

Olağanüstü hal kararnameleri ile seçilmiş 99 şehir idarecisi görevden alınmış, belediye başkanları tutuklanmış, cezaevine atılmıştır.”

Rapor aktüel olağanüstü hal durumunu dikkate alarak şu tespitlerde bulunmaktadır.

  • 23 Temmuz 2016 tarihinde uygulamaya konulan 667 sayılı kararname ile gözaltı süresi 30 güne çıkarılmıştır.
  • 27 Temmuz tarihinde uygulamaya konulan 668 nolu kararname ile gözaltına alınan kişinin beş gün avukatı ile görüşmesi yasaklanmıştır.
  • 682 nolu kararname ile gözaltı süresi 30 günden 14 güne düşürülmüş, avukatlar ile görüşme yasağı bir güne indirilmiştir.
  • Toplam dokuz milletvekilinin vekilliği düşürülmüştür.
  • Olağanüstü hal kararnameleri ile 99 şehir belediyesine kayyum atanmıştır.

Bunlardan 99 tanesi HDP üyesi olan Demokratik Bölgeler Partisi (DBP) tarafından yönetiliyordu. Bunlardan 64 belediyenin belediye başkanları   tutuklanmıştır. HDP’nin 28 bölge eş başkanı ve yine 89 ilçe eş başkanı tutuklanmıştır. Bölge ve ilçe düzeyinde 780 HDP üyesi hala tutuklu bulunmaktadır.

  • Olağanüstü hal kararnameleri ile anayasa ve yine anayasa mahkemesi geçerliliğini yitirmiştir. Bu kararnameler ile 116.512 kamu çalışanın işine son verilmiştir. 3.833 kamu çalışanı görevden alınmış daha sonra tekrar görevlerine geri alınmışlardır.

Özel kurumlar kapatılarak büyük bir çoğunluğu öğretmen olan 22.474 kişinin çalışma izni iptal edilmiştir. Bunlardan sadece 614 tanesi tekrar çalışma iznini geri alabilmiştir.

  • Olağanüstü hal süresi zarfında 4.308 hakim ve savcı görevden alınmış, bunlardan sadece 166 sı görevine dönebilmiştir.
  • 48 adet sağlık merkezi kapatılmış, bunlardan sadece iki tanesi tekrar açılmıştır.
  • 2.381 eğitim merkezi kapatılmış (Okul, Kurs, Yatılı okul, pansiyon) kapatılmıştır.
  • 15 özel üniversite, 19 sendika ve konfederasyon kapatılmış, üniversitelerde çalışan 3.041 kişi işsiz kalmıştır.
  • 49.587 çalışanı ve 41 milyar Lira (yaklaşık 8.25 Milyar Euro) kapasiteli 985 işletmelere kayyum atandı.
  • Olağanüstü hal durumu ile en büyük darbe düşünce özgürlüğüne vuruldu. Yazılı ve görsel basın organları yasaklandı. Kapatılan 201 medya sadece 25 tanesi tekrar açıldı.
  • Olağanüstü hal döneminde çok sayıda gazeteci tutuklandı. 213 gazeteci hala tutukludur.
  • 1.607 dernek yasaklandı. Bunlardan 183 tanesi tekrar açıldı. 168 vakıf kapatıldı, bunlardan sadece 23 tanesi tekrar açıldı. Bu vakıf ve derneğin büyük bir bölümünün Gülen Cemaatine ait olduğunu, diğer yasaklananların illegal örgütlere yakın olmaları nedeni ile yasaklandıkları belirtilmiştir. Diğer yasaklanan derneklerin ağırlıklı bölümü Kürt kurumları, kadın örgütleri ve hukuki kurumlardır.
  • 2016 yılında olağanüstü hal kapsamında başkana hakaret etmekten 4.187 kişi dava açılmış, Türklüğe hakaretten 482 dava, illegal örgüt propagandası yapmaktan

17.322 kişiye karşı dava açılmıştır. Bu durum 2017 yılında daha da vahim bir hal almıştır. İHD bu yıllık bilançonun bir yıl sonra açıklandığını ve 2017 yılı bilançosunun gelecek yıl açıklanacağını bildirmiştir.

  • 33 kişi, polisin yargısız infazları, tutuklama emrine uymamaları ya da keyfi bir biçimde ateş açılması sonucunda öldürüldü. 62 kişi yaralandı. Yaralıların yedisine,ölenlerin ise onuna SİHA’lar tarafından ateş açılmıştı.
  • 2017 yılında üç kişi gözaltında ölürken, bir kişi de yaralandı. 12 kişi faili meçhul cinayete kurban giderken, 16 kişi de yaralandı.
  • İHD’nin verdiği bilgilere göre, silahlı çatışmalarda 161’i asker, polis ve korucu, 483’ü militan, 12’si ise sivil olmak üzere toplam 656 kişi öldürüldü. Aynı dönemde 309’u asker, polis ve korucu, 26’sı silahlı militan, 14’üyse sivil olmak üzere toplam 349 kişi yaralandı.
  • 8’i çocuk 23 kişi güvenlik güçlerine ait araçlar tarafından ezilirken, 6’sı çocuk 26 kişi de bu çerçevede yaralandı.
  • Mayınların ve etraftaki patlayıcıların infilak etmesi sonucunda, 6’sı çocuk 8 kişi öldü, 17’si çocuk 28 kişi yaralandı.
  • Cezaevlerinde -üçü reşit olmayan- 19 kişi çeşitli nedenlerle hayatını kaybetti.
  • Adalet Bakanlığı, mecliste verilen soru önergesi üzerine, 2016 yılında 66 tutsağın intihar ettiğini açıkladı.
  • OHAL döneminde KHK’larla işten çıkarılan 19 kamu çalışanı intihar etti. 2016 yılında söz konusu gruptan 24 kişi intihar etti.
  • Kadınların yaşam hakkı giderek daha da hiçe sayılmakta. Kamusal alanda 51 kadın intihar eder, 357 kadın cinayete kurban giderken, 610 kadın canlı olarak kurtarıldı. 1074 fuhuşa zorlama vakası tespit edildi.
  • İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi’nin yayınladığı rakamlara göre, 2017 yılında en az 2006 işçi iş kazalarında öldü.
  • İHD’nin açıkladığı rakamlara göre, 2017 yılında 427 gözaltında dayak ve kötü muamele vakası açığa çıktı 1855 insan polis karakolu dışında kötü muameleye uğrarken, gösterilerde kötü muameleye uğrayanlar da dahil edildiğinde, doğrudan mağdur olan insanların sayısı 2682’yi bulmakta.
  • İHD’nin 30 Mayıs 2017 tarihinde açıkladığı rakamlara göre, Ankara’da 11 insan ile ilgili kaçırma ve kaybetme girişimi yaşandı. Mağdurların dördü yeniden serbest bırakılırken, bir kişi intihar etti. 2017 yılının geri kalanındaki vakalar da hesaba katıldığında, toplam dokuz kişi “kayboldu”. Söz konusu dönemde özellikle Ankara ve çevresinde çok sayıda insan kaçırıldı, tehdit edildi ve kötü muamele gördü. Human Rights Watch bu türden beş insan kaçırma vakasından söz etmekte. Söz konusu vakalardan biri, Ankara’da kaçırıldıktan sonra bilinmeyen bir yerde 42 gün işkence gören      ve      ardından      gözaltında      ortaya      çıkan      bir      kişi. (https://www.hrw.org/de/news/2017/10/12/tuerkei-erneut-faelle-von-folter- polizeigewahrsam-und-entfuehrungen).
  • İşkencenin önüne geçmek için geçmişte devreye sokulan önlemler, OHAL döneminde KHK’lar aracılığıyla gerçekleştirilen yasal değişikliklerle çok büyük ölçüde ortadan kaldırıldı.
  • Adalet Bakanlığının açıkladığı rakamlara göre, 2016 yılında TCK’nın 64. maddesi uyarınca işkence iddiasıyla 42, daha hafif bir suç olan “eziyet” iddiasıylaysa 340 dava açıldı. Bunlara karşılık olarak, 26196 polise mukavemet davası açıldı. Olağanüstü Hal döneminde tüm gösteriler göz yaşartıcı gaz, su sıkan tomalar, biber gazı ve keyfi şiddet kullanımıyla dağıtıldı. İnsan hakları savunucularının izlenimi, “polise mukavemet” davalarının temel amacının, işkence ve kötü muamelelerin üstünü örtmek olduğu yönündeydi. Dolayısıyla bu istatistik, Olağanüstü Hal esnasında işkence ve kötü muamelenin ne derece cezadan azade olduğunu açıkça ortaya koymaktadır.
  • 94 DBP belediyesine kayyum atanırken, halkın seçilmiş temsilcilerine davalar açıldı. 68 belediye eş başkanı şu anda tutuklu durumda.
  • Aralarında HDP eski Eş başkanları Selahattin Demirtaş ile Figen Yüksekdağ’ın da yer aldığı dokuz milletvekili hala tutuklu. Ayrıca bir ana muhalefet partisi milletvekili de tutuklu. Toplam dokuz milletvekilinin milletvekilliliği düşürüldü.
  • İHD olarak, daima Kürt sorununun demokratik ve barışçıl yollardan çözümünü savunduk. Bu nedenle çatışmaların derhal sona ermesini, savaşın taraflarının ateşkes ilan etmesini istiyoruz.
  • Hükümetin, Abdullah Öcalan’ın tecrit edilmesine son vermesini, sorunların çözümü için yolu açmasını ve çözüm için uygun yönetsel, hukuki ve siyasi zemini yaratmasını ve zaman kaybetmeden müzakerelere başlamasını istiyoruz.

OHAL ilanıyla birlikte siyasi iktidarın basına yönelik devreye soktuğu baskı ve denetim, 2017 yılında da kaygı verici düzeyde sürdü. Düşünce özgürlüğü çok ciddi bir biçimde kısıtlandı. Bu yıl gazeteciler, yazarlar, insan hakları savunucuları ve daha birçok insan mahkemeye verildi, gözaltına alındı ve tutuklandı. Dergi ve kitaplar toplatıldı, gazeteler kapatıldı. Son olarak

Özgürlükçü Demokrasi gazetesi ve Gün Matbaasına el konularak kayyum atandı.

  • Tutuklu Gazetecilerle Dayanışma Platformu’nun açıklamasına göre, şu anda 213gazeteci Türk cezaevlerinde tutulmakta.
  • Çok sayıda internet sitesine erişim engeli koyuldu. Sendika.org adlı siteye 61 kez,

Özgürlükçü Demokrasi gazetesinin sitesineyse 42 kez erişim kalıcı olarak engellendi. Mezopotamya Haber Ajansı’na erişim kalıcı olarak engellendi. 29 Nisan

2017 tarihinden bu yana Wikipedia’ya erişim engelli durumda. Ayrıca Cumhuriyet gazetesinin “Paradise Papers” haberlerine erişim engellendi.

  • Alevilerin eşit vatandaşlık hakları talepleri 2017 yılında da yanıtsız kaldı. Avrupa

İnsan Hakları Mahkemesi’nin, zorunlu din dersinin kaldırılması ve cem evlerinin ibadethane olarak tanınması gerektiği yönündeki kararları 2017 yılında da hayata geçirilmedi.

  • Aleviler, Hristiyanlar ve Yahudiler, radikal Sünni ve ırkçı grupların tehditlerinin ve nefret mesajlarının hedefindeydi.
  • Vicdani ret hakkının tanınmaması, hala ciddi bir insan hakları ihlali teşkil etmekte.
  • 6 Ocak 2016 tarihinde bir barış çağrısını imzalayan 1128 akademisyenin çoğu, kamu hizmeti görevinden atıldı ve Türkiye’yi terk etmek zorunda bırakıldı. İstanbul Savcılığı, 148 akademisyene dava açarak, ifade özgürlüğünü ihlal etti. Görülen davalar sonucunda hapis cezaları verilmeye başlandı.
  • 2014-2015 yıllarında Özgür Gündem gazetesinde genel yayın yönetmenliği yapan

İHD Eş başkanı Eren Keskin’e 143 dava açıldı. Söz konusu davalarda şimdiye kadar 355.920 TL (yaklaşık 71.000 Euro) para cezasına hükmedildi. 105.920 TL’lik (yaklaşık 25.000 Euro’luk) ceza onanmış durumda ve kısa süre içinde daha yüzbinlerce Liralık ceza gelmesi ihtimali mevcut. Keskin, 29 Mart 2018 tarihinde yedi buçuk yıl hapis cezasına çarptırıldı.

  • Cezaevleri, en ağır insan hakları ihlallerinin yaşandığı mekanlar arasında yer alıyor.
  • 1 Kasım 2017 tarihinde, Türk cezaevlerinde toplam 230.735 tutsak kalmaktaydı. Bu sayı, 2015’te 178.089, 2014’teyse 154.179 seviyesindeydi. AKP iktidara geldiğindeyse yalnızca 59.429’du. (…)
  • Cezaevine teslim sırasındaki kötü muameleler, “terörist” olmakla suçlanan siyasi tutsakların dövülmesi, çıplak aramalar, her türden keyfi muamele, keyfi disiplin ve hücre cezaları, tek tip giysi dayatması, sürgün ve nakil uygulaması son dönemde eşi benzeri görülmemiş bir seviyeye ulaştı.
  • Cezaevlerinde, sağlık hizmeti alma hakkı konusunda da ciddi sorunlar söz konusu.

Tutsakların sağlık hizmetine erişiminin önünde çok büyük engeller var ve cezaevlerinde zaruri tıbbi personel ve araçlar eksik. İHD’nin tespit edebildiği kadarıyla, Türk cezaevlerinde şu anda 401’i ağır hasta olmak üzere 1154 hasta tutsak kalmakta.

  • (…) Abdullah Öcalan’ın İmralı F-Tipi Cezaevinde tecritte tutulmasına derhal son verilmeli ve zaman kaybetmeden, avukatlarını ve yakınlarını görebilmesi sağlanmalıdır. Bu cezaevi derhal kapatılmalıdır.
  • İHD büroları, yakınları, aynı cezaevinde kalan diğer tutsaklar ve mağdurların ifadeleri sonucunda, Türk cezaevlerindeki çocuk ve gençlerin hapisliği psikolojik açıdan kaldıramayarak kendilerine zarar verdiklerini, intihar girişiminde bulunduklarını ve sık sık da kötü muamele, işkence ve tecavüze uğradıklarını tespit etti.

Çeşitli disiplinlerden bilim insanları, genel olarak cezalandırmanın, özellikle de hapsetmenin ne önleyici olarak ne de pedagojik açıdan olumlu bir etkisinin olduğunu tespit etmiş durumda. Bu yüzden, insanlık dışı bir uygulama olan çocuk cezaevlerinin kapatılması zorunludur.

  • Uluslararası Af Örgütü Türkiye Şubesinin kurucusu Av. Taner Kılıç ve insan hakları savunucusu Osman Kavala, Çağdaş Hukukçular Derneği Başkanı Selçuk Kozağaçlı ve daha birçok avukat ve dernek başkanı 2017 yılında hapisteydi ve 47 avukat açıklamaları ya da ev baskınları sırasında gözaltına alındı. Bu avukatların 17’si tutuklandı.
  • Halkevleri Eş genel başkanı Dilşad Aktaş ve dernek yönetiminden on kişi daha, Afrin’e yönelik askeri müdahaleye yönelik eleştirileri ve bir barış çağrısını imzalamaları nedeniyle 22.02.2018 tarihinde gözaltına alındı ve ancak yedi gün sonra ve adli kontrol şartıyla serbest bırakıldı. Ayrıca (aynı zamanda barış akademisyeni de olan) Halkların Demokratik Kongresi Eş sözcüsü Prof. Dr. Onur Hamzaoğlu ve çok sayıda siyasi dernek ve parti yöneticisi 9 Şubat tarihinde gözaltına alındı. Gözaltının yedinci gününde Hamzaoğlu ve Fadime Çelebi tutuklandı.
  • Kimi yasaklar, siyasi iktidarın zihniyetini sembolize etmektedir. Birçok bölgede LGBTI’nin düzenlediği trans ve onur yürüyüşleri yasaklandı. Kısa bir süre sonra Ankara Valiliği, LGBTI Film Günlerini ve LGBTI örgütlerinin her türlü faaliyetini yasakladı.
  • Polis şiddeti, cumhuriyet tarihi boyunca tüm hükümetler tarafından hayata geçirilmiş bir iktidar tekniğidir. Fakat AKP iktidarında yeni bir boyuta erişerek, AKP’nin otoriter siyasetine karşı her tür ifadeye karşı uygulanmaya başladı. Kürtlerden işçilere, Aleviler ve LGBTI’lerden futbol taraftarlarına istisnasız olarak tüm toplumsal gruplar bu şiddetten mağdur durumda. Pir Sultan Abdal Kültür Derneğinde, aralarında üyelerin ve yöneticilerin de bulunduğu 16 kişi tutuklandı.
  • 2017 yılında emniyet güçleri, plastik mermi, kimyasal silah/ Crowd Control aletleri ve gerçek mermi kullanarak ve aşırı ve orantısız kaba kuvvet uygulayarak, yüzlerce barışçıl yürüyüş etkinliklerini engellemiş.
  • İnsan Hakları Derneği Dokümentasyon Merkezinin raporuna göre 2017 yılında 735 toplantı ve gösteri yürüyüşlerine polis saldırısı olmuştur. Bu saldırılar esnasında işkence ve kötü muameleye maruz kalma suçundan dolayı 2.193 suç duyurusunda bulunulmuş. Bu şahısların çoğu tutuklanmış.
  • Türkiye’nin Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgesi´nde her türlü gösteri, yürüyüş ve etkinlikler yasaklanmış veya izin verilmemiş.
  • Olağanüstü hal kapsamında çıkartılan kanun hükmünde kararname ı̇ le mesleklerinden ihraç edilen devlet memurları ve diğer kamu görevlileri bunu protesto ettiklerinden dolayı Ankara, Tunceli, Diyarbakır, Batman, İstanbul, Eskişehir, Malatya ve İzmir´de bir çok kişiye karşı olağanüstü hal kanununu ihlal suçundan para cezası verilmiş. Ayrıca onlarca soruşturma davası açılmıştır.
  • Ankara valiliği 1. Aralık 2017 Dünya İnsan Hakları Günü´nde, IHD´nin etkinliğine izin vermemiştir. Tam o sırada AKP-tabanı aynı tarihlerde sorun yaşamadan bir Kudüs mitingi düzenlemiştir. Bu durum Olağanüstü Halin tamamen keyfi ve siyasi ihtiyaca göre kullanıldığını göstermektedir.
  • 15. Temmuz darbe girişimi sonrasında gelen Olağanüstü Hal durumu, toplumsal

şiddeti meşrulaştırdı, buda kadınların durumunu aşırı derecede olumsuz etkiledi. Olağanüstü hal ilan edildikten sonra kadına yönelik şiddette görünür bir artış kaydedildi. Bunun en açık örnekleri resmi yerlerde kadınlara uygulanan şiddet ve cezaevlerinde kadınlara uygulanan muamelede görülmekte.

  • Olağanüstü hal kapsamında bir çok kadının işine son verildi, birçoğu ihraç edildi ve bir çok kadın örgütleri kapatıldı. Düşünce ve ifade özgürlüğü ihlal edilerek çok kadın cezaevlerine konuldu. Olağanüstü hal en çok kadınları etkiledi. Bu aynı zamanda kadın özgürlüğüne bir darbedir.“

Aşağıdaki bilgi Kamil Taylan´ın Magdeburg İdari Mahkemesi’ne sunduğu 12.11.2017 tarihli (Dos. 7 A 832/16 MD) bilirkişi raporundan alınmıştır, bu böylesi durum için tipik bir özelliktir: „ Türk yargısının bu durumundan dolayı Türkiye’de neredeyse hiçbir sanık adil yargılanma

şansına sahip değildir. (s.16) … bilirkişi olarak artık tek tek işkence olaylarını arşivlemekten vazgeçtim. Sebebi ise şudur: Türkiye’de geniş kapsamlı ve sistematik olarak işkence yapılmaktadır. (S.17)“

f.

Ceza takibi için esas alınması gereken suçlunun işlemiş olduğu cürüm olmalıdır. Mantıklı düşünüldüğünde bu sadece yargılama için esas alınmamalı, aynı zamanda cezai soruşturmanın açılması içinde ön koşul olmalıdır. Fakat Federal Savcılığın çok sayıda başka cezayı gerektiren durumlarda garip ve hukuk devleti anlayışı ile bağdaşmayan davranışı olmuştur.

Süddeutschen Zeitung´un 27.01.2018 tarihli makalesine göre İslamcı faşist güçlere karşı yürütülen yüzlerce ceza davası kapatılmıştır, ki bu makaleye göre o davalarda nadiren delil eksikliği bulunmakta. Federal Savcılık tarafından bu karar şöyle gerekçelendirilmiş, bunların

„tamamen yurtdışında işlenmiş cürümler “ olduğu, örneğin İslamcı Taliban hizmetinde işlendiği ve Federal Savcılığın görüşüne göre bu örgüt alman devlet güvenlik çıkarlarına“ zarar vermediğidir ve bundan dolayı CMK´nun § 153 c gereğince kendi takdir yetkisini kullanarak bu tür davaları kapatmakta.

Bu noktada Federal Savcılığın düşüncesi, Taliban´ın Almanya ve Avrupa’da suikastlar düzenlemediğinden, bunların Alman güvenlik çıkarlarını etkilemediğidir. Bunları IŞID´e yakın guruplardan ve de aynı zamanda cihatçı milislerden farklı tutmaları bundan kaynaklanmakta.

Bu düşüncenin doğru olmadığını daha şimdiden söyleyebiliriz. Taliban Federal Ordu mensuplarına yönelik çok sayıda suikast gerçekleştirdi. Bu sebepten dolayı, bunların Alman güvenlik çıkarlarını ilgilendirdiğini söyleye biliriz. Federal Almanya Cumhuriyeti bu ülkeye gelecekte de yapılandırma yardımı sunmak istiyor, fakat bu ülkede sayısızca bilinçli seçilmiş – sivil mağdurlar bertaraf edilmekte. Yalnız usule uygun gerekçelendirmek isteniliyor olsa bile, bu örneklerde şüphesiz yurtiçi ilişkisini ayrıca gösterir durumda.

Hukuki açıdan derinlemesine inmeden kanıt gösterme düşüncesi münasip devlet faaliyetine uygun olmaz, çünkü artık korunma- insan hayatı için değil, pamuk gibi yumuşak, siyasi akıma boyun eğen ve alman devlet güvenlik çıkarlarını üstün tutma olarak görüle bilinir. Bir düşüncenin, Federal Savcılığın egemenlik alanında olmasından dolayı, hukuki denetlemeye açık olmaması, bir ceza davası CMK madde 153 c veya madde 153 d gereği kapatılması ve örneğin dava zorlaması uygun olmaması.

564 kapatılmış davadan sadece 18 fiil CMK madde 170 fıkra 2 gereğince kapatılması, delil durumunda da sorun olmadığını göstermekte.

Özellikle Türkiye bağlantısı bulunan ceza davalarının tamamen farklı görülmesi dikkat çekmekte. Bu sadece daha aşağıda izah edilecek, önceki Başbakan Erdogan´a karşı açılmamış ceza davasında söz konusu değil.

Aynı zamanda haftalık Spiegel dergisinin verdiği bilgilere göre Ditib- casus meselesi olarak bilinen dava çerçevesinde Federal Savcılıkta Türk imamlarının casuslukları ile ilgili değerli bilgiler silinmiştir. 18.02.18 tarihinde Federal Meclis üyesi Volker Beck iki E-Mail ve bir faks Federal Savcılığa yollayarak, Türk Diyanet Dairesi üst düzey yurt dışı temsilcisi- Halife Keskin´in — ziyaret amaçlı Köln´de bulunduğunu bildirmiş. Keskin´in bu mesele çerçevesinde ifadesine başvurula bilinirdi. Kendisine Federal Almanya´da Gülen-Hareketi taraftarları ile ilgili hangi çapta bilgi toplanıldı sorula bilinirdi.

Keskin´e bu bilinen olaylar ile ilgili sorular sorulacağına, bu kişi sorunsuz tekrar Türkiye´ye geri döner. Keskin´in ziyareti ile ilgili iki kez bilgi Federal Savcılığına gitmesine rağmen, Federal Savcılık tarafından hiçbir şey yapılmaz.

Sadece 20.02.18 tarihinde milletvekili Beck´in yollamış olduğu e mailler silinir, buda o dönemin adalet bakanının federal savcıyı adalet bakanlığına çağırmasına sebep olur.

Federal Savcılığın basın açıklamasına göre 06.12.2017 tarihinde Türkiye ajanlarına karşı gizli servisler için faaliyet göstermek şüphesinden dolayı açılmış olan soruşturma davası kapatılmış. Suçlanan yedi kişinin davası CMK madde 154 f gereğince kapatılmış, çünkü bunlar artık Federal Almanya’da bulunmamaktaydı, beş suçlanan kişiye karşı önemsizlik yüzünden cezai takibe gerek duyulmamıştır, yedi kişide yeterli suç şüphesi bulunulmamış, denilmiştir.

g.

Etik ve uluslararası hukuk esas alınarak aşağıda bulunanlara işaret edilir:

  1. aa. Dr. Karl Friedrich Bertram´ın (Duncker & Humblot, Berlin 1964) „Direniş ve Devrim“ başlıklı yazısında bunun ile ilgili şöyle denilmekte: „ Modern etik – şayet daima geçerli, mutlak etik değerler   inandırıcı ise, ki bu değerler arasında hukukta bulunmakta- tüm vatandaşlar için sadece kendi hakkı değil aynı zamanda , şayet devletin kendisi artık hukuka riayet etmeyecek olursa, net ve açıkça hukuka aykırı devlet konumuna düşecek olursa, bu tür devlet yapısına karşı tüm direniş araçlarını kapsayan zihinsel, şiddetsiz direniş başarısız kalır ise ve ondan sonra şiddet kullanarak rejim yıkılırsa, son çare olarak devrime baş vurulursa, ki bu tarz meşru sayılır . Böyle durumlarda bunların tümü ahlaki açıdan kesinlikle kötü değildir, hata etik olarak uygun görülmekte. Hristiyanlıkta benzerlik bulunmakta“ (a.a.O., S. 96 d.)
  2. bb. 1968 yılında vefat eden Hessen Eyaleti Federal baş savcısı Fritz Bauer´in bu bağlamda belirttiklerine işaret edilir. Hiç kimse onun kadar özgürlük ve demokrasi için direniş hakkının önemini merkeze koymadı. Kendisi bunu özellikle 1952 yılında Remer-davası ile bağlantılı olarak vurgulamıştı.

Otto Ernst Remer aşırı sağcı Deutsche Rechtspartei başkan yardımcısıydı. Kendisi 20. Temmuz`da, Adolf Hitler´e düzenlenen başarısız saldırıyı gerçekleştiren direniş savaşçılarına vatan haini suçlamasını yapmış kimsedir. Sachsenhausen ve Flossenbürg Nazi toplama kampları kapatılmalarından kısa bir zaman önce, orada tutuklu bulunan Wilhelm Canaris, Hans Oster, Hans von Dohnanyi ve Dietrich Bonhoeffer SS (Nazi Koruma Timi) askeri mahkemede hayali bir duruşmayla ölüm cezasına çarptırıldılar.

1945 sonrası Münih Eyalet Mahkemesi o zamanki hayali terörist davanın hukuka uygun olduğunu teyit etti ve böylece direnişin meşruiyet kazanmasını ret etti, özellikle Hitler`i öldürmeye teşebbüs. 1952 yılında görünen davada, Remer asılsız iftira ve bunun ile birlikte ölenlerin hatıralarına hakaret etme suçundan dolayı üç aylık hapis cezasına çarptırılır. Bauer buna istinaden açıkça „despot cinayetine“ herkesin hakkı olduğunu sağlam bir şekilde kanıtlamak ister. Bauer şöyle yazmıştır: „ Dritte Reich gibi hukuksuz bir devlette vatan hainliği hiçbir şekilde olamaz.“ Bauer hatta daha ilerisine giderek, hukuksuz bir devlete karşı direniş göstermek sadece hak değil, bunun bir zorunluk olduğunu talep eder. Ona göre iki farklı hukukçu bulunmakta: biri „ düzen anlayışından dolayı“ hukukçu ve diğeri ise „özgürlük anlayışından dolayı“ hukukçu. Bauer`e bu ayırt etme önerisini, onun akademik öğretmeni ve de rehberi olan Gustav Radbruch yapmıştır. Onun „ Hukuk bilimine giriş „ yazısında şöyle denilmekte: “Yönetmelikle düzenlemeye eğilimli olmaya (…) denge sunmak, özgürlük anlayışında olan hukukçu için tarihi bir görevdir. Bu, resmi hakimin polis saldırılarını böyle tanımlamasıyla başlar, sanatı müstehcen gözlemciye karşı koruyan müdafaaya kadar sürer. Bizim doğuştan polis devletine düşkünlüğümüze karşı bu hukukçular   hukuk devletinin ileri karakoludurlar. Hukuk devleti bizim için sadece bir siyasi terim değil, aynı zamanda kültürel bir terimdir. Bu, düzene karşı özgürlüğü korumak, sağduyuya karşı yaşam, nizama karşı tesadüf, taslağa karşı yoğunluk, anlamına gelmekte.“

  1. a.

Bu davadaki savunma avukatlarının 7 St 1/16 dosya numaralı ceza davasının düşürülmesiyle ilgili önerisi üzerine, Federal Mahkeme nezdindeki Başsavcı Heise, daha önce alıntısı yapılan 16.03.2018 tarihli yazıda devamla:

„Sanıklar, Münih Eyalet Yüksek Mahkemesinde görülmekte olan bu davada, Ceza Mahkemeleri Kanunu’nun 129 Maddesi, Fıkra 1, 129a Maddesi Fıkra 1 No: 1, 129b Maddesi, Fıkra 1, Cümle 1 ve 2 hükümleri dahilinde, 2015’in Nisan ayına kadar, Federal Almanya Cumhuriyeti topraklarında, yurtdışında terör örgütü olan TKP/ML’ye katılım faaliyetleri geliştirmekten sorumludurlar. Şimdiye kadarki delil ikamesi, iddianamedeki suçlama iddialarını kapsamlı bir şekilde doğrulamıştır. Deliller bundan başka örgütün, her insanın dokunulmaz olan yaşama hakkına, kendi hedeflerine göre önem vermediğini ve sonuçta -aynı zamanda- birçok sivil kişiyi öldürmüş olduğuna açıklık kazandırmıştır. Sonuncusu, TKP/ML -kendisi de bildiği gibi- ne kitle içinde geniş bir desteğe sahip olduğu, ne de eylemleriyle, tüzüğünün öngördüğü, Türk devlet yapısını bertaraf etme çabasını gerçekleştiremeyeceğinden, özellikle önem arz etmektedir.“

Zaten burada Federal Başsavcılığın, örgüt üyesi varsayılanların, yaşam hakkına önem vermediğiyle ilgili değerlendirmesi basbayağı yanlıştır ve şimdiye kadarki delil ikamesi sonuçlarıyla uyuşmamaktadır. Bu, sanıkların birçok kişisel açıklamalarının yanı sıra, Sanık Elma’nın komünist devrimcilerin bu konuyla ilgili açıklamalarından da, ortaya çıkmaktadır.

Üstelik, -tekrar tekrar okuduktan sonra bile-,   yaşama hakkının dokunulmazlığının kabul edilmemesi,

–     ne kitle içinde geniş bir desteğe sahip olunsa,

–     ne de uygun eylemlerle istenene ulaşmak mümkün değilse,

bununla Türk devlet yapısını bertaraf etmeye ulaşılmazsa da, özellikle ağırlık kazandığı sonucunu ortaya çıkarmaz.

Tersine, yaşama hakkının dokunulmazlığına saygı gösterilmemesi,

–     (hangi oranda olursa olsun) kitle içinde geniş bir desteğe sahip olunsa, veya

–     eylemlerle, yaşamı karşı, bir devlet sistemi bertaraf -veya tersi- muhafaza edilebilirse,

tolere edilebilir mi?

Ancak, savunma töhmet altında bırakmak istemiyor, Federal Savcılığın yumuşatılmış tanımlamayla „Zeytin Dalı“ olarak adlandırılan askeri operasyonla ilgili değerlendirmelerini garip bulmaktadır çünkü, Afrin’de ve gelecekte Suriye’nin başka yerlerinde, bu en azından kitlenin kısmi desteğiyle, yaşama hakkının dokunulmazlığına, devlet tarafından ve sistematik olarak saygı gösterilmemektedir. Mutlak doğru, Federal Savcılık, herkesin yaşama hakkını kendi hukuksal değerlendirmesinin merkezine koymaktadır. Ancak bu görüşe göre, CUMK’un

  1. 15 Maddesine binaen davayı düşürmediği için, yanlış bir sonuca varmaktadır.

b.

Ancak, cezai yetkisini uygulamaya geçirmesinin, devletin hukuki değerlendirmesinde, diğer kriterlerden daha az, herkesin yaşam hakkı değeri üzerinden belirlenmediğini başka örnekler göstermektedir:

30.10.2011 tarihinde Federal Savcılığa, eski Başbakan Erdoğan v.d. hakkında, § 8 VStGB (Uluslararası Ceza Kanunu’nun 8. Maddesi)ne binaen, savaş suçları nedeniyle, insanlık suçu işleme Maddesi‘ne binaen (§ 7 VStGB) ve yasak araçlarla savaş yürüttüğü için, savaş suçları işlemekten dolayı (§ 12 VStGB), suç duyurusunda bulunuldu.

Şikayetin konusu, bazen infaz benzeri polis operasyonları, kimyasal silahlar kullanımıyla hedeflenen öldürmeler veya daha çok sivil nüfusun acı çektiren rastgele anti-personel mayınların kullanımıyla, sayısız cinayetlerdi. Suç duyurusu metni, birçok fotoğraf, film ve tanık ifadeleriyle birlikte, 109 sayfadan oluşuyordu.

Bu suç duyurusunda, Türkiye ile ilgili başka bir Devleti Koruma Davası’nda kesinlikle cezai kovuşturmaya yetecek kadar iletilen ve belgelenen savaş suçları, kapsamlı kanıtlar olmasına rağmen, Federal Savcılık tarafından 2011 yılında, bir devlet ziyareti vesilesiyle Federal Almanya’da olduğu dönemde, Türk Başbakanı’na karşı cezai bir kovuşturma başlatılmamıştır.

Kovuşturmanın gerçekleşmemesiyle ilgili gerekçelendirme, ilk bakışta pragmatik ve en azından yasal olarak anlaşılabilir görünüyor:

Eski Başbakan Almanya’da resmi bir davette bulunduğu için, ceza kovuşturması, GVG (Adli Teşkilat Kanunu)‘nun 20. Maddesine binaen mümkün değildir, çünkü bu standart, Federal Almanya Cumhuriyeti’nin resmi daveti üzerine burada bulunan diğer devletlerin temsilcileri ve onlara eşlik edenlerin kovuşturulmasını yasaklamaktadır.

Daha sonraki dönemde olduğu gibi, eski Türk Başbakanı, resmi bir davet olmaksızın, birçok vesileyle, örneğin Münih Güvenlik Konferansı veya seçim kampanyası vesilesiyle Federal Almanya’da bulunduğunda, yasallık ilkesi bağlamında ya da yeterli şüphe nedeniyle en azından hakkında kovuşturma başlatılması görevi yerine getirilmeliydi ki, özellikle Şırnak’ta 12.06.2011’de yapılan bir bombalı saldırı esnasında, bir Alman seçim gözlem heyeti orada bulunuyordu, -bir şans eseri ve tesadüf sonucu- hiç kimse zarar görmemişti, bu da Alman devletini koruma çıkarlarının dayattığı bir başvuru referansı olurdu. Federal Parlamento Milletvekili Harald Weinberg de bu seçim gözlem heyetinin üyesiydi.

Ancak, Alman ceza soruşturması yetkililerinin, uluslararası ceza hukuku kapsamındaki suçlara ilişkin mevcut yargı yetkisine ve o eski Başbakan’ın ülkesinde işlenen suçlar cezasız kalacağı gerçekliğine rağmen, o Federal Almanya’da da cezai kovuşturmadan kurtulmuş ve Federal Almanya‘daki seçim kampanyalarında engellenmeksizin kürsüye çıkmış, nihayetinde Federal Almanya’daki seçmenlerin oylarını alarak, kendi ülkesindeki mevcut devlet yapısını başarılı bir şekilde ortadan kaldırabilmiştir. Bilirkişi Prof. Dr. Neumann‘ın, yazılı ve sözlü raporunda belirttiği gibi, Türk anayasa sistemine yönelik en büyük tehdit, günümüzde Türkiye Cumhurbaşkanı’ndan gelmektedir.

Böylelikle, Türk devletinin sorumluları tarafından cezai davranış türünde, Türkiye bağlamında işlenen ceza suçları, ya görülmemiş ya da bir gariplik sonucu, Türk devletine muhalif olan ve eleştirenlerin kovuşturmalarında şiddetle suçlanmaktadırlar, öyle ki Şubat 2018’e kadar muhtemel PKK üyelerine karşı yaklaşık olarak 50 yeni dava başlatıldı. 2012’den sonraki yıllarda, 15’ten yaklaşık 40’a kadar, 2016 ve 2017 yıllarında aşağı yukarı 130 dava açılmış bulunuyordu.

c.

Sadece eski Türkiye Başbakanı, geçmişte, insan hakları ihlalleri ve savaş suçlarıyla ilgili, cezai sorumluluğunun Federal Almanya tarafından yerine getirilmemesi ayrıcalığından yararlanmadı. Eski ABD Savunma Bakanı Rumsfeld ve kıdemli ABD Ordusu personeli, Irak’ın Abu Ghraib hapishanesindeki sistematik insan hakları ihlallerinden sorumlu tutulmak zorunda kalmadılar.

Eski Türkiye başbakanı gibi, ABD Savunma Bakanı hakkında da Almanya’da birkaç kez suç duyurusunda bulunuldu. 2004 yılında bir Amerikan İnsan Hakları Örgütü, Rumsfeld ve ordunun diğer kıdemli üyeleri hakkında, savaş suçları işlemekten dolayı suç duyurusunda bulundu. Ancak, Federal Savcılık StPO’nun 153’üncü Maddesine dayanarak, kovuşturma başlatmadığı gibi, öncelikli olarak suçun işlendiği ülkedeki devletin, suçlunun ülkesinin yanı sıra, Uluslararası Adalet Divanı‘nın sorumlu olduğunu belirtti.

Ne var ki, ne ABD ne de Irak Uluslararası Adalet Divanı’nın Roma Statüsünü imzalamadığından ve Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi meseleyi ABD‘nin Vetosundan dolayı, yukarıda izah edilen Statü’nün 13 b Maddesine dayanarak, UCM’ye iletememiş olması, Federal Savcılığın da kesinlikle farkında olduğu gibi, yasal olarak Uluslararası Adalet Divanı nezdinde bir dava açılmasına yol açmamıştır.

ABD‘de ve Irak’taki kovuşturma, Federal Savcılık, ilgili basın açıklamasında aşağıdaki gibi belirtilmiş olsa bile, hüküm süren siyasi koşullar nedeniyle doğal olarak başarısız oldu: “ABD makamlarının ve mahkemelerinin, suç duyurusunda belirtilen saldırılardan dolayı cezai önlemler almadıkları veya almayacaklarına dair hiçbir işaret mevcut değildir. Böylece, Ebu Ghraib’deki olaylardan dolayı, 800 Askeri Tugayı elamanı de dahil olmak üzere, suça karışanlara karşı çok sayıda dava yürütüldü.“ ABD‘nin görevli olan Dışişleri Bakanı’nın ya da eski Savunma Bakanı’nın ABD’de adalet önüne çıkarılacağı konusuna uygun iyimserliğinin yanı sıra, Federal Savcılığın görüşlerine, StPO’nun 153 f Maddesine binaen, çok geniş bir yorum hakimdi. Çünkü, hem StPO’nun 153 f Maddesinin 2. Bendi, bir suçtan değil, suç karmasından hareket eder ve aynı zamanda yukarıdaki statünün 17. Maddesinin 1c bendi de nispeten açık olarak, yargılamanın Uluslararası Adalet Divanı’nın yetkisi dışında kalması için,„ilgili kişi“nin mahkemece yargılanmış olmasından hareket etmektedir.

Federal Savcılık için, ABD-Amerikan yargısının soruşturma yapmayacağı netleştikten sonra,

2007 yılında, soruşturmaların başarılı olacağından hareket edilmediği için, kovuşturma başlatılmadı, çünkü   muhtaç olunan, ABD’den ve Irak’dan alınacak adli yardımın gerçekleşmesi zor görünüyordu. Ayrıca, yakın gelecekte Rumsfeld‘in ziyareti beklenmiyormuş.

Üstelik Rumsfeld’in Ebu Gureyb ve Guantanamo’da uygulanan kötü muameleler için kişisel bir sorumluluk taşıdığı 2008 yılında ABD Senatosu tarafından bile tespit edilmişti. Ancak Uzman Onbaşı Lynndie England ve Onbaşı James Garner gibi sadece doğrudan ilişkili bazı kişiler şamar oğlanları olarak yargılanmıştı.

d.

Başka bir örnek şunu gösterir: Yurtdışı ile bağlantılı suçların kovuşturulması kapsamında birçok şeyin göz önünde bulundurulduğunu ama kişisel suçların ya da üstün hukuki değerlerin tehlikede olmasının göz önünde bulundurulmadığı.

Üstünkörü sarsılmaz hukuki değerler ve Alman devlet koruma çıkarları sorusu tartışılsa dahi, kısmen açık delillere rağmen takipsizlik ile sonuçlanan çok sayıda davaların esas sebepleri, esnek olan Alman devlet korumu çıkarları kavramının belirleyici olmadığını bundan daha ziyade üstünkörü devlet güvenliği açısından önemli olan davalar için malî açıdan hangi kaynakların mevcut olduğunun belirleyici olduğunu göstermektedir.

Daha Nisan 2017’de Spiegel dergisinin 17. sayısında, Federal Başsavcı Peter Frank’ın Eyaletlerin Adalet Bakanlarına yazdığı ve kendi makamının kapasitesinin artık tükendiğini içeren bir acil yardım çağrısı yayımlanmıştı.

Bunun üzerine Federal Yargıtay’daki Federal Başsavcılık (GBA) davalarla başa çıkabilmek için şöyle bir yöntem geliştirdi: Afgan bir mültecinin kendisinin Taliban üyesi olduğunu açığa vermesi durumunda – işlediği başka bir suç bilinmemek şartıyla- davası durdurulsun. Cüzi suçlar eklendiğinde Federal Eyaletlerin Savcılıkları devreye girsin. Federal Savcılık sadece cinayet ve savaş suçu söz konusu olan davalar ila ilgilenecekmiş.

Yüksek konuma sahip olmuş olan Taliban mensuplarının da kovuşturulması hedef alınacakmış. Federal Yargıtay nezdindeki Federal Başsavcılığın (GBA) internet sitesinde, son zamanlarda öldürme ya da diğer bir suçla bağlantısı olmayan Taliban mensuplarıyla ilgili salt üyelikten dolayı açılmış cezai davaların duruşmaları –uzun kapsamlı bir araştırmaya rağmen–bulunmamaktadır.

BM’nin Afganistan Misyonunun hazırlamış olduğu rapora göre sadece 2017 yılında, yani Taliban’la ilgili adli kovuşturmanın nerdeyse durdurulmuş olduğu o yılda, 3.438 sivil kurban ölmüştü ve 7.015 yaralı vardı; kurbanların %42’si Taliban eylemlerine bağlanabilir, ki bu eylemler bilinçli olarak ve özellikle çocukları da hedef alıyor.

Burada dava konusu olan örgütle karşılaştırmalı bir tartışmaya gerek yoktur.

Belirtilmiş olan vakalarda en azından Federal Savcılığın cezai kovuşturmasında sarsılmaz hak olan somut hayat tehlikesinin yön verici olmadığı görülmektedir.

Eğer vücut ve hayat gibi hukuki değerlerin tehlikede olması pek bir rol oynamıyorsa ve bu insan hakları ihlallerinde kimin hangi konumda olduğu da görünüme göre ikinci sırada önem taşıyorsa cezai kovuşturmada başka –yani siyasi– nedenlerin belirleyici bir rol oynadığı meydandadır. Durumları farklı farklı ele almaları, Federal Savcılık (BAW) ve Adalet ve Tüketiciyi Koruma Bakanlığı (BMJV)’ndaki –zaten geleneksel olarak var olan– anti-komünist temel şema ile bağlantılıdır. Ne var ki anti-komünizm bir ceza davasının temelini oluşturmamalı; kovuşturma yetkisi verildiğinde de somut bir değerlendirme hatası teşkil eder.

Bu ölçütler esas alındığında şu garip sonuç ortaya çıkar: Burada sanık olanlar –ki onlar “sadece” yurtdışındaki terörist bir örgüte üye olma suçu ile karşı karşıyalar– TKP/ML üyesi olmakla değil de, Taliban üyesi olmakla suçlanmış olmuş olsaydılar, kovuşturmaya maruz kalmaları olasılığı bu kadar yüksek olmazdı.

3.

Almanya’daki Kürt eylemcilerine ve örgütlerine karşı uygulanan devlet baskısı da benzer bağlamda görülmelidir.

Ceza hukuku alanında 2014-2017 yıllarında Federal Başsavcılık tarafından 250 zanlıya karşı yurtdışındaki terörist bir örgüte üye olma suçlamasıyla 213 dava yürütülmüştür ki buna hem PKK hem de YPG ve YPJ de de üyelik suçlamaları dahildi. Özellikle 2017 yılında çok sayıda dava açılmıştı: 150 zanlının olduğu 135 dava. Bu davalar HDP’nin seçimlerde elde ettiği başarıyla, HPG birimlerinin Iraklı Yezidileri kurtarma eylemleriyle ve Suriyeli Kürt örgütleri YPG ve YPJ’nin sözde İslam Devleti’ne karşı yürüttüğü ve dünya çapında izlenen ve desteklenen mücadele ile eşzamanlı olarak böylece önceki yıllara göre bir rekor düzeyine ulaşmıştır. ABD ve Fransa gibi batı dünyasındaki diğer devletler YPG ve YPJ’yi siyasi ve askeri olarak desteklerken, Federal Savcılık YPG ve YPJ için savaştıkları şüphesi oluşan kişiler hakkında Alman Ceza Kanunu (StGB) madde 129 b’ye dayanarak ceza davaları açmakta.

Dernekler Yasasına ilişkin Federal İçişleri Bakanlığı tüm güvenlik makamlarına gönderdiği 2 Mart 2017 tarihli genelgeyle PKK tarafından şu anda kullanılan örgüt adları ve alâmet konusunda “yeni bir değerlendirme” yapmıştır. Hakikatlara dayalı yakından gerekçe sunulmadan bu yazıda PKK’nın doğrudan örgütle bağlantılı olmayan alâmetlere başvurduğu yazılmaktadır. Üzerinde Abdullah Öcalan’ın resmi bulunan ve zemini sarı ya da yeşil-sarı bayraklar da buna dahilmiş. Ayrıca İçişleri Bakanlığı (BMI) çeşitli bayrakların ve alâmetlerin mevcut olduğu altı sayfalık bir eke de işaret eder, ki orada Suriye’deki PYD, YPG ve YPJ gibi kürt örgütlerinin de simgeleri sıralanmaktadır. Söz konusu yazıda bu yeni değerlendirmeye yol açan nedenlere ilişkin gerekçelendirme bulunmamaktadır.

Bunun sonucunda zaman içerisinde PYD, YPG ve YPJ’nin bayrak ve sembollerinin gösterilmesi PKK yasağına dahil olan semboller ve bayraklar olma gerekçesiyle toplanmalar için yetkili olan daireler tarafından yasaklanmıştır. Dernekler Yasası (VereinsG) madde 20’nin ihlali gerekçesiyle İçişleri Bakanlığı (BMI)’nın direktiflerine dayanarak kovuşturma makamlarınca birçok dava açılmıştı. Bunlar arasında mesela 2017’de 1 Mayıs yürüyüşlerinde YPG ve YPJ’nin de sembollerini resmeden “IŞİD’e karşı kazandıkları zaferden ötürü Halk Savunma Birliklerine teşekkür ederiz” sloganlı el yapımı pankart, söz konusu sembollerin geçtiği internet ve benzeri linklerin paylaşımı ve Facebook’ta bayrakların paylaşımı da bulunmaktaydı. Mahkemeler ve Savcılıklar İçişleri Bakanlığı (BMI)’nın çoğaldıkça çoğalan ve hukuken isabetsiz olan direktiflerini birçok durumda yerine getirmemiş olsa dahi Federal Almanya Hükümeti sırf siyasi olan ve hukuki açıdan dayanaksız olan Kürt örgütlerini terörist olarak karalamaya yönelik olan hedefine propaganda yoluyla ulaşmış oldu.

29 Ocak 2018 tarihli genelgeyle İçişleri Bakanlığı (BMI) PKK yasağını bir kez daha genişletti. Yeni olgularla gerekçelendirmeden, İçişleri Bakanlığı (BMI) bundan böyle Abdullah Öcalan’ın herhangi bir resminin gösterilmesine PKK alâmetleri gösterme yasağının bir ihlali olarak değerlendirmektedir. Bunun dışında o genelgede sözde “PKK Yıllık Takvimine de değinilmektedir. Ocak 2013’te Paris’te öldürülmüş olan PKK bayan taraftarlarının anısına düzenlenen toplantılar/etkinlikler, Nevroz ile bağlantılı etkinlikler, Zilan Festivali, Mazlom Doğan Festivali, Kürdistan Kültür Festivali, Öcalan’ın Suriye’den sınır dışı edilme günün yıldönümü ve PKK yasağının ve kuruluşunun yıldönümü gibi etkinliklerde buna dahilmiş. Bunların tümünde PKK bağlantısı varsayılmaktadır.

 

Devamen bir etkinliğin “PKK ile bağlantılı” olduğu; başvuruyu yapan şahıstan, toplantının şiarından ya da toplantıya katılanların homojen yapısı dışında da toplantının fiili seyrinden varsayılmaktadır. Böylece makamlara yasak koyma talimatı verilmekte. PKK yasağının bu genişletilmesine ilişkin genelgede, bu yeni değerlendirmeyi haklı kılabilecek hiçbir fiili gerekçe bulunmamaktadır.

Bunun sonucunda makamlar tarafından çok sayıda toplanma yasağı konuldu, örneğin Hannover’deki merkezi Nevroz etkinliği yasaklandı. Kuzey Ren Vestfalya’da Almanya’daki Kürt derneklerinin çatı kuruluşu olan NAV-DEM (Navenda Civaka Demokratîk ya Kurdên li Almanyayê, Almanya Demokratik Kürt Toplum Merkezi, Demokratisches Gesellschaftszentrum der Kurd*innen in Deutschland e. V.) tarafından başvurusu yapılan etkinlikler, NAV-DEM’in PKK ve bunun halef örgütünün bir kısmı olduğu gerekçesiyle toplanma hakkının tamamen reddedilmesi gerektiği denilerek, yasaklanmıştır. Ancak İdare Mahkemeleri burada da Federal Almanya Hükümetinin talimatlarına uymayıp yasakları kaldırdılar. Bu şekilde Federal Almanya Hükümetinin yasalara aykırı ve sırf siyasi gerekçelere dayalı olan hareket tarzı bir kez daha onaylanmış oldu.

1 Şubat 2018 tarihinde İçişleri Bakanlığı (BMI) tarafından Dernekler Yasasına (VereinsG) madde 4’e dayanarak Mesopotamya Yayınevine ve Neuss’te (Kuzey Ren Vestfalya) bulunan MIR müzik satış yerine karşı Dernekler Yasasına dayalı bir soruşturma başlatılmıştı. İki kültür müessesesi özellikle Kürt sanatı ve kültürü üzerinde yoğunlaşmakla beraber Kürtçe ve Türkçe dilinde uluslararası edebiyatı da yayımlamaktadırlar. Tek tük, yıllar önce olmuş olgular soruşturma için sebep gösterildi. Bu davanın açılmasına taban oluşturabilecek güncel bir sebep kararda belirtilmedi. İçişleri Bakanlığı (BMI)’nın talebi üzerine iş merkezleri arandı ve kitapların, süreli yayınların, ses taşıyıcıların ve veri taşıyıcıların hepsi götürüldü; götürülmesi için birçok TIR gerekli oldu. Muhtemelen Kürt müziğinin ve kültürünün dünyadaki en büyük arşivi artık Kuzey Ren Vestfalya’daki Eyalet Kriminal Polis Dairesi (LKA)’nin el konulan eşyaların muhafaza edildiği depoda bulunmaktadır.

Federal Almanya hükümeti tarafından PKK’nın faaliyet yasağının genişletilmesi sadece gerekçesiz olmakla kalmadı. Direktifler daha fazla bilinçli olarak o kadar belirsiz formüle edilmiştir ki, keyfi ve düzgünsüz uygulamaya kapı ve fırsat açılmış oldu. Bunlar sadece toplanma ve dernekler açısından sınırlamalara yol açmıyor; daha ziyade aynı zamanda Dernekler Yasası (VereinsG) madde 20’nin uygulama alanını da genişletmektedir.

Türkiye Cumhuriyeti cihadist milisler ile işbirliği yapıp Suriyeli-Kürt Eyaleti Afrin’e karşı Devletler Hukukuna aykırı bir saldırı savaşı yürütürken ve NATO’nun “değerler birliği”nin onayıyla sistematik bir etnik temizleme yaparken, Federal Almanya Hükümeti eşzamanlı kendi imkânlarını kullanıp Almanya’daki Kürt hareket ve örgütlerine karşı mücadele yürütmektedir.

Alman devletinin ceza yetkisi bu nedenlerle de geçersizdir, çünkü Alman hükumeti ve onu takip eden Alman güvenlik daireleri Türk hükumeti ile uyuşarak Kürt aktivistlerine ve örgütlerine karşı hareket etmekte ve bununla Suriye Kürtlerinin DAİŞ’e karşı mücadeleleri ile elde ettikleri itibarlı kazanımlarını hukuk devleti sınırlarını aşan bir baskıyla ortadan kaldırmak istemektedir.

4.

Davanın düşürülmesine yönelik daha önce verilen dilekçelerde anlatıldığı üzere, takibat yetkisi hakkındaki takdir kararı şu tasarılardan hareketle ortaya çıkmıştır (BT-DRS. 14/8893, S. 9):

„1. bent. 5. cümle takibat yetkisi hakkındaki takdir kararının verilmesi konusunda bilgiler içermektedir.

Değerlendirmenin hareket noktası ve nesnesi örgütün çabalarıdır. Ölçü olarak insan onuruna saygılı bir devlet düzeninin temel değerleri ve de halkların barış içinde bir arada yaşamaları kuralı belirtilmektedir. Halklar topluluğu içinde genel olarak kabul görmüş temel değerlere vurgu yapılması, kendi anayasal hukuk düzenini geçerli tek mutlak ölçü olarak geçerli kılmaktan kaçınmayı sağlar. Bu durum kendisine uluslararası terörizmle mücadeleyi amaç edinmiş bir hususa uygun düşmemektedir. Bütün durumların göz önünde bulundurulması zarureti ile, güdülen çabaların kötü olduğu, yani yüksek derecede hoş görülmemeyi hakkettikleri sonucunu doğurması gereken genel bir değerlendirme olmalıdır. Bu icabında, eğer şiddete dayalı bir direniş, örneğin bir özgürlük hareketinin direnişi, ceza hukuku normlarını ihlal etse de devletin başına buyrukluğuna karşı anlaşılır bir tepki ise (yetki talebi) reddedilebilir.”

 

 

Anlaşılan bu genel kurallar Federal Başsavcının takibat yetkisi talebiyle verdiği dilekçe ile bunun akabindeki Federal Adalet Bakanlığı kararı için ölçü olmamıştır.

Bu şundan hareketle anlaşılıyor:

Federal Başsavcının temsilcisi başsavcı Heise 16.03.2018 tarihli müdafilere yönelik yukarıda da zikredilen yazısında ki içeriği dava dosyası sayfa 7147 ve devamında da yer almaktadır, bu bağlamda şunları söylemektedir:

„… Gösterilen deliller ayrıca, örgütün kendi hedeflerinin tersine insanların sarsılmaz hakkı olan yaşam hakkına değer vermediğini ve bunun sonucu olarak -ayrıca- çok sayıda sivil insanı öldürdüğünü ortaya koymaktadır. Bu sonuncusu özellikle ağır basmakta, çünkü TKP/ML -kendisi de bildiği üzere- ne halk arasında geniş bir desteğe sahip, ne de eylemleri ile bu gücü bulabilmekte ve tüzüğünde öngördüğü ve çabaladığı gibi Türk devlet yapısını ortadan kaldırmayı gerçekleştirebilmektedir. Bu öldürmeler sadece Türkiye’deki toplumun terörize edilmesine sebebiyet vermektedir. TKP/ML’nin özgür ve demokratik temel prensiplere aykırı olan bu davranışı cezai takibatın temelini oluşturmaktadır…”

Federal Savcılık temsilcisi anlaşılan iddianamenin 124. sayfasında anlatılan olaya atıfta bulunuyor ki buna göre 13.05.2006 tarihinde Ulalar köyünde muhtar Türkmen’in evinin yanındaki garajda bir patlayıcı madde infilak etmiş ve olayda altı ile on iki yaşları arasında dört çocuk yaşamını yitirmiş, TKP/ML bundan dolayı daha sonraki yazısında üzüntüsünü dile getirmiş ve bırakılan düzeneğin bir “uyarı” olduğunu belirtmiştir.

Davanın konusu olan örgütün, dört çocuğun yaşamını yitirmesinden duyulan üzüntünü dile getirdiği olası açıklamasının bilinmesine rağmen, Federal Savcılık temsilcisi, örgütün kendi hedeflerinin tersine insanların sarsılmaz hakkı olan yaşam hakkına değer vermediğini ve bunun sonucu olarak -ayrıca- çok sayıda sivil insanı öldürdüğünü ve öldürmelerin “Türkiye’deki toplumu terörize etmeye” yol açtığını söylemektedir. Formülesi Federal Savcılık tarafından seçilerek dosyada belgelenmiş olan ve kısmen ana duruşmada da söz konusu edilen olayın doğru olmayan ve maksatlı biçimde yansıtılmış olduğunu bir yana bırakırsak, bu yazı, bu davanın başlatılmasının belirleyici hareket noktasının ve verilen takibat yetkisinin (amacı) sarsılmaz yaşam hakkının ve bedenin zarardan korunması değil, aksine sadece kendilerini komünist olarak tanımlayan bir şahıs bileşenlerini takibat altına almak ve karalamak olduğunu ortaya koymaktadır.

Buna karşılık sivil insanların sarsılmaz yaşam ve bedenin zarardan korunması hakkının zedelendiği başka durumları ise Federal Savcılık ne kötü ve ne de cezalandırmaya değer olarak görmüştür.

Bu anlamda Federal Savcılık 13.10.2010 (3 BJs 6/10-4) tarihli kararıyla Albay Klein ve başçavuş Wilhelm aleyhine tahkikat davasını Ceza Muhakemeleri Usul Yasasının 170. maddesinin 2. bendine göre kapatmıştır.

Bay Klein Federal orduda albaydı ve Afganistan’ın Kundus bölgesinde görevlendirilen Isaf- Birliğinde görev yapmaktaydı. Kendisi 03.09.2009 tarihinde Taliban tarafından kaçırılan iki akaryakıt kamyonuna karşı bomba kullanımından sorumluydu ki orada görevlendirilen ordunun görebileceği biçimde bunların yanında ve yakınında en azından bir bölümünün sivil insanlar olduğu bilinen çok sayıda kişiler bulunmaktaydı. Buna rağmen öncesinden hiçbir uyarı yapılmadan akaryakıt kamyonlarına bomba ile saldırılması talimatı albay bay Klein tarafından verilmişti.

Bu hava saldırısında çok sayıda insanın bedenine ve hayatına kastedilmiştir. Federal ordunun kendi bildirimine göre 91 insan öldürülmüş ve 11 kişi de yaralanmıştır. Isaf’a bağlı Initial Action Teams (IAT)’ın 06.09.2009 tarihli raporuna göre havadan yapılan saldırıda 125 kişi öldürülmüş ki bunlardan onlarcası isyancılardan sayılmamaktadır. O dönemki Afganistan devlet başkanının görevlendirmesi üzerine yapılan araştırmada 119 ölü ve yaralılar kaydedilmiş, ki bunları 30 sivil ölümden ve 20 silahsız Taliban ile toplam 69 öldürülmüş Taliban-savaşçısı oluşmaktadır.

Amnesty International 30.10.2009 tarihli bir rapor yayınlamış ve buna aralarında 16 yaşından küçüklerin de bulunduğu öldürülen 83 ihtimalen sivilin isimlerinin listesini eklemiştir. Kızıl Haç’ın 05.11.2009 tarihli bir raporunda 74 sivil ölü kaydedilmiştir.

Bu hava saldırısı şüphesiz Alman silahlı kuvvetlerinin 1945’ten sonraki en korkunç aksiyonuydu.

Her ne kadar bu kısa genel bakışta kurbanların sayısının tam olarak açıklığa kavuşturulmadığı görülsede, özet olarak aralarında 20’den fazla sivilin ki bunlar arasında

çocukların da bulunduğu toplam 100’den fazla şahıs Alman ordusu mensuplarının kullandığı silahlarla ölmüş ve bu bomba atma talimatı, büyük sayıda insanın kurban olmasının ve sivillerin zarara uğrayacağının kaçınılmaz olduğu bilinciyle verilmiştir. Bu sarsılmaz yaşam ve bedene zarar verilmemesi hakkının korunmasının açıkça ihlaline rağmen, yapılan bir suç duyurusu neticesinde yürütülen tahkikat davası Federal Savcılık tarafından Ceza Muhakemeleri Usul Yasasının 170. maddesi, 2. bendine göre kapatılmıştır.

Söz konusu edilen olguları aynı kefeye koymayı istememekle birlikte, bir yandan albay Klein ve Başçavuş Wilhelm aleyhine olan davanın Ceza Muhakemeleri Usul Yasasının 170. maddesi, 2. bendine göre kapatılması ve öte yandan Federal Savcılığın 16.03.2018 tarihli yazısında bu davada söz konusu olan örgütün takibata alınması gerektiğine dair gerekçesi gösteriyor ki, Federal Savcılığın tahkikat davası yürütmesinde hedeflenen amaçların tersine insanın sarsılmaz yaşam hakkının ihlali ve bunun „Toplumun terörize edilmesi“ olarak değerlendirilmesi ölçü alınmamakta, aksine ilgili amaçların değerlendirmesi ve beraberinde Federal Savcılık – ve onu takiben Federal Hukuk ve Tüketiciyi Koruma Bakanlığı- için devletin yüksek menfaatini bir olguda davayı kapatmayı ve diğerinde de antikomünist bir kurum olarak cezayı takibatı gerekli görmesindedir.

5.

Federal Almanya’nın Türkiye Cumhuriyeti’nin geçmişte ve günümüzdeki durumunun bilince olarak buna rağmen ona siyasi ve ekonomik olarak mesafe bırakmadığını, aksine onu çok yönlü desteklediğini Mart 2016 tarihli mülteci sözleşmesi ve AB üyelik müzakerelerinden dolayı yaptığı kapsamlı finans yardımları ve de devam eden silah sevkiyatları ile kesintisiz süren polisiye ve hukuki ortak çalışmalar belgelemektedirler.

a.

AB-Türkiye mülteci sözleşmesi bilindiği üzere Türkiye’nin Avrupa yönünde olan sınırlarına mültecilere yönelik set çekmesini öngörmekteydi ve buna karşılık olarak da Türkiye Cumhuriyeti’ne kapsamlı para ödemelerinin yanı sıra aslen Türk vatandaşları için AB

ülkelerine seyahatte vize muafiyeti ve de AB üyelik müzakerelerinin yeniden ele alınması sözü verilmişti.

Bu sözleşmeye basında ve kamuoyunda sebepsiz yere Merkel-Erdoğan-anlaşması  denilmemektedir.

Alman şansölyesi sözleşmenin gerçekleşmesinin baş sorumlusuydu. “Der Skandal” adlı Avusturya gazetesinin haberine göre şansölye hatta AB’yi göz ardı ederek pazarlık yapmıştı: “Çünkü 2005 sonbaharında AB-Özel Yetkilisi Frans Timmermanns ve Konsey Başkanı Donald Tusk tarafından hazırlanan başka bir öneri olmuş […]

Merkel-Anlaşmasına ilişkin temel fark, Timmermanns-Tusk-Anlaşmasının Türkiye için daha az para öngörmüş olmasıdır. Vize liberalleşmesi meselesinde de ve katılım için yeni bir bölüm açılmasında yapılan öneri, Merkel tarafından yapılan öneriden daha dikkatli formüle edilmiş […]

Alman Başbakanı Angela Merkel’i, STANDARD’da mevcut olan -AB-çevresindeki ifadelere göre- Türkiye’nin sınırı Timmermanns-Tusk-Anlaşması ile mülteciler için tamamen kapatılamaması rahatsız etmiş. […]”

İlginç olan: Türkiye ile pazarlık eden AB-temsilcileri, Alman hükümetinin paralel olarak yürüttüğü pazarlıklardan ilk başta hiçbir şekilde haberleri yoktu –bu pazarlıklar sadece tesadüfen ortaya çıktı. Bir diplomatın anlatımına göre, Anlaşmayı pazarlık etmek için Almanlar en geç Noel 2015’den itibaren düzenli olarak Türkiye’deydiler, olası olarak belki daha önceden (der STANDARD, 12.04.2018 tarihli, https://derstandard.at/2000077842909/Fluechtlingsdeal-mit-der-Tuerkei-Merkel-soll-

an-EU-vorbeiverhandelt-haben)

Bu arada anlaşma bünyesinde verilen sözler altı milyar Avro’yu buluyor. Gerçi bu miktar, anlaşmaya göre doğrudan doğruya Türk devlet kasasına girmemesi, aksine Türkiye’deki mültecilerin insani yardımına hizmet etmesi için kullanılması gerekiyormuş. Fakat bunun gerçekleşmesine şüphe ile bakmak gerekir. Çünkü daha evvel iddia edildiği şekilde Suriyeli, Iraklı ve Afganistanlı iç savaş mültecilerinin Türkiye tarafından kitlesel olarak kabul edildiği ve bakımının yapıldığı bu şekilde doğru değildir.

Uluslararası Af Örgütü, 22 Eylül 2017 tarihinde mültecilerin geldikleri ülkelere geri gönderildiklerini rapor etmiştir. Rapor ayrıca mültecilerin hangi şekilde ilkin trajik insani koşullar altında yerleştirildiklerini, daha sonra yüzlercesinin otobüsler ile sınır üzerinden Suriye’ye geri gönderilmelerini ayrıntılı olarak anlatmıştır. Mülteciler gönüllü geri dönüş rıza beyanlarını imzalamaya zorlanmışlar. Af Örgütü, Temmuz 2016 tarihinde tertiplenen darbeden sonra mülteciler için durumun Türkiye’de devamlı daha kötüye gittiğinden yola çıkmaktadır. (bkz. AMNESTY INTERNATIONAL, PUBLIC STATEMENT EUR 44/7157/2017 22 Sept. 2017, S.1 u.)

Deutsche Welle’ye göre, Türk askerlerinin sınırda mültecilere ateş açtıklarına dair hatta İnsan Hakları Örgütleri’nin raporları bulunmaktadır (bkz. Deutsche Welle v. 18.03.2018, http://www.dw.com/de/kommentar-die-verlogenheit-des-fl%C3%BCchtlingsdeals-mit- der-t%C3%BCrkei/a-43005061)

b.

Federal Almanya Cumhuriyeti tarafından yapılan mali yardımları Türkiye Cumhuriyeti özellikle de AB-Katılım Süreci bünyesinde alıyor.

„Eskiden olduğu gibi şimdi de Türkiye „Katılım Öncesi Yardımlar“ olarak adlandırılan yardımları alıyor. Katılım Müzakereleri fiili olarak dondurulmuş olsa da, AB-Katılım Adayı olarak Türkiye’nin bu yardımları alma hakkı bulunmaktadır. 2007’den 2020’ye kadar bunun için AB tarafından dokuz milyar Avro’dan fazla sunulmuştur. Yeni bir raporda Avrupa Sayıştayı yardımlara ilişkin “sadece sınırlı bir etki“ notunu vermiştir. Mali kaynaklar önemli reformların çoktan yapılması gereken hukuk devleti ve hükümet yönetimi alanlarında temel taleplere ilişkin yeterince düzenlenmemiş.“ (Die Süddeutsche v. 14. März 2018, http://www.sueddeutsche.de/politik/fluechtlingsdeal-tuerkei-erhaelt-neue-milliarden-von-der-eu-1.3905584)

Bu kaynaklar sadece AB-Bütçesinden olan kaynaklar değil, aksine büyük bir payı direkt Federal Almanya Cumhuriyeti tarafından harcanmaktadır. Birinci etapta Türkiye 2007 – 2013 yılları arasında 4,8 milyar Avro almış, bunun içinde Almanya’nın payı yaklaşık olarak bir milyar Avro’dur.

2014’den 2020’ye kadar olan zaman dilimi için Türkiye’ye yapılan ödemelerin kapsamı 4,45 milyar Avro’dur. Buna karşın Alman pazı yaklaşık olarak bir milyar Avro’dur. (bkz. Focus v.18.04.2017,                         https://www.focus.de/finanzen/videos/konsequenzen-nach- verfassungsreform-millionenschwere-hilfen-so-viel-geld-fliesst-aus-berlin-nach- ankara_id_6980391.html)

Her ne kadar AB-Üye Devletleri, Almanya da, devamlı Katılım Müzakerelerinin bitirilmesi ile tehdit ediyor olsa da, bu tehditlerin ardından somut adımlar atılmamıştır ama.

c.

Mali yardımların dışında Türkiye, Federal Almanya Cumhuriyeti ile iyi olan ilişkilerden istifade ediyor, her şeyden önce silah sevkiyatlarının alıcısı olarak. Alman üretiminden olan, Afrin’i işgal eden tankların kötü olduğu bilinmesine rağmen, Türkiye’ye silah sevkiyatı devamla yapılmaktadır:

Die Tagesschau 08.05.2018 tarihinde denizaltı sevkiyatlarının ThyssenKrupp Marine Systems (TKMS) tarafından Türk Deniz Kuvvetleri’ne devam ettirdiğini haber etmiştir.

18.03.2018 tarihinde die Tagesschau “Yeni Alman Silahları – Afrin’e rağmen“ başlığı altında haber yapmıştır: „Suriye’nin kuzeybatısı bölgesindeki Afrin’de Kürt milislere karşı gerçekleştirilen “Zeytin Dalı” Türk askeri saldırısının başlangıcı olan 20 Ocak 2018 tarihinden itibaren Federal Alman Hükümeti toplam olarak yaklaşık 4,4 milyon Avro miktarında yeni silahlanma sevkiyatlarına onay vermiştir. Bu zaman diliminin hemen öncesinde -18 Aralık 2017’den 24 Ocak 2018 tarihine kadar- onaylanan miktar yaklaşık olarak on milyon Avro idi.“ (Tagessschau v. 18.03.2018, https://www.tagesschau.de/ausland/afrin-ruestungsexporte- 101~_origin-2e0b8aee-1808-4f63-96e4-cd8008007770.html)

d. Ayrıca kesintiye uğramadan devam eden polis-yargı iş birliği ve burada somut olarak Türk güvenlik güçlerinin Alman soruşturma ve adli kovuşturma makamları tarafından eğitildiği bu noktada göz önünde bulundurulmalıdır. Federal Parlamento Grubu „die Linke“ buna ilişkin bir soru önergesi sunmuş. Bu soru önergesinde „die Linke“ 15 ve 16 numara altında şunu bilmek istemiş:

„Bilginize göre (gizli servisin de) hangi dereceye kadar Federal Hükümet Türkiye’de siyasi karşıtların takibatı sonucu, örneğin Federal Kriminal Dairesi için Türkiye’de yakında güvenilir ve yetkin muhatabın artık kalmadığı görüşünü paylaşmaktadır?“

Ve:

„Hangi dereceye kadar bir iç yazışmada bir Federal Kriminal memurunun evvelce işbirliğinde ciddi açıkların olduğunu, Türk güvenlik aygıtında devam eden kitlesel işten çıkarılmalardan dolayı uyardığı doğrudur?“ (www.welt.de/politik/deutschland/article159832376/BKA-fuerchtet- Folgen-von-Erdogans-Saeuberungen.html)

Federal Hükümet 1 Mart 2017 tarihinde her iki soruya aşağıdaki cevabı vermiştir:

“16 Temmuz 2016 olayları sonrasında çok sayıda çalışan Türk polisinden ve yargısından işten çıkarılmıştır, bunların arasında Alman makamlarının muhatapları da vardır. Federal Hükümet, yeni ve şimdiye kadarki muhatapları ile işbirliğinin bundan sonra da genel olarak profesyonelce işleyeceğinden yola çıkmaktadır.“ (BT-Drucksache 18/11375, S. 8)

Daha önce verilmiş olan bir soru önergesine verilen 26 Mayıs 2016 tarihli cevapta (BT- Drucksache 18/8581) ayrıca 2013 – 2015 yılları arasında polis-yargı işbirliğine ilişkin aşağıda belirtilen bilgiler elde edilmiştir:

2015 yılında Federal Kriminal Dairesi’nin eğitim yardımları 14.639,79 Avro miktarındadır ve Federal Polis, Türk Partner Polis Makamları lehine 4.844,30 Avro sunmuştur (Bkz. S. 4)

Belirtilen soru önergesine verilen cevaptan (Ek 1) anlaşıldığı gibi, Federal Kriminal Dairesi Başkanı ve Türk Elçisi arasında 08.04.2013 tarihinde Berlin’de, ayrıca Almanya’da PKK ile mücadele etme ve Alman-Türk iş birliğine dair etkilerini konuşmak için, bir toplantı gerçekleşmiş.

Emniyet Genel Müdürlüğü’nün Gizli Servisler Türk Bölüm Başkanı 09.09.2013 tarihinde Berlin’de Ortak Terörizm Savunma Merkezi’ni ziyaret etmiş. Ayrıca Alman-Türk danışması çerçevesinde Türk İstihbaratı ile İş toplantısı yapıldığı ortaya çıkmıştır. Toplantının konuları ikili iş birliğinin siyasi motiveli suçlar alanında yoğunlaştırılması ve optime edilmesi idi. Bu tür toplantılar 10.-11.04.2013 tarihlerinde Meckenheim’da ve 02. 04.2013 tarihlerinde Ankara’da Emniyet Genel Müdürlüğü’nde, 13.-14.05.2014 tarihlerinde Meckenheim’da gerçekleşmiştir.

Türkiye 19.06.2014 tarihinde İstanbul’da terörizm ile mücadele bünyesinde, PKK ve DHKP-C ile terörizm mücadelesinde daha etkili iş birliğinin geliştirilmesi için bir çalışma toplantısı düzenlemiştir. Çalışma grubu 20-24.04.2015 tarihleri arası yeniden Meckenheim’da toplanmıştır.

Federal Suç Dairesi Başkan Yardımcısı 20-21 Nisan 2015 tarihlerinde, Ankara Emniyet Genel müdür Yardımcısına resmi bir ziyaret gerçekleştirdi.

Terörizm ve örgütlü suçlarla mücadele, uluslararası iş birliği, Almanya’da PKK ile mücadele, PKK ile Türkiye arasındaki barış süreci ve Türkiye’deki mülteci durumu konuları ele alındı. Federal Suç Dairesi ve Federal Polis, Türkiye’de görevli bağlantı memurları çalıştırmaktadır.

Polis, hukuk ve askeri alanlarda Türkiye ile iş birliğinin, toplamda, ülkedeki hukuk devleti ve demokrasi açısından gelişime katkıda bulunduğu fikrinde olup olmadığı sorulduğunda, Federal Hükümet aşağıdaki yanıtı verdi:

“Nato müttefikimiz olan Türkiye, Orta ve Yakın Doğu’daki sorun bölgelerine doğrudan komşu olan bir ülke olarak, birliğin ortak savunmasına önemli bir katkı sunmaktadır. Türkiye, ayrıca, terörle mücadele ve denetimli göç gibi alanlarda Almanya’nın önemli ortakları arasında yer almaktadır. Dolayısıyla Federal Hükümet, söz konusu alanlarda Türkiye’yle yakın iş birliği içinde olmak istemektedir ve bunun ülkenin hukuk devleti ve demokrasi açısından gelişimine esas itibarıyla katkıda bulunduğundan hareket etmektedir.” (agy 8. s.)

Federal Meclis yayınından aynı zamanda, Türkiye Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın eski bir danışmanının, 2015 yılının Eylül ayından bu yana iki diğer Türk vatandaşıyla birlikte Türk gizli servisi MİT için ajanlık faaliyetinde bulundukları iddiasıyla Koblenz Eyalet Yüksek Mahkemesinde yargılandığı davanın Ceza Muhakemeleri Kanunu 153. maddesinin a bendi uyarınca şimdilik düşürüldüğü ve yükümlülüklerin ya da talimatların yerine getirilmesi halinde nihai olarak düşürüleceği anlaşılmaktadır. (agy, 16. s.)

Ayrıca Federal Meclis yayınının 8. soruya yönelik 2 numaralı ekinden, polis ve hukuk alanlarındaki iş birliğinin aynı çapta sürdürülmesinin düşünüldüğü sonucu çıkmaktadır. Bu noktada, yargılamaya konu olan dönem söz konusu olmadığından, daha ayrıntılı bir açıklamaya gerek görülmemiştir.

Bir diğer ekte, Türkiye’ye silah ihracatına verilen izinler tek tek sıralanmıştır. Toplamda, 2013 yılında toplam 84.095.484 Euro değerindeki 395 izin, 2014 yılında toplam 72.445.432 Euro değerinde 336 izin ve 38.965.369 Euro değerinde 270 izin olduğu görülmektedir.

III. Sonuç

Yukarıdaki açıklamalardan, buradaki ceza davasının görülmesinin önünde bir muhakeme engelinin mevcut olduğu anlaşılmaktadır.

Bu, Federal Almanya devleti kurumları tarafından iç hukukun ihlal edilmesi ve anayasanın ve uluslararası hukukun temel ilkelerinin değerler sisteminin reddinden kaynaklanmaktadır. Bu çerçevede verilen ve bu davanın zeminini teşkil eden kovuşturma yetkilerinin keyfiliği aşikardır.

Federal Hükümetin bir yandan uluslararası hukuka aykırı bir savaşa katılır ve bir diktatörlük rejimiyle yakın iş birliği içinde yer alırken, diğer yandansa o savaşa ve diktatörlüğe karşı direnenleri ceza davalarıyla kriminalize etmesi, anayasanın temel değerler sistemine aykırıdır.

Aynı şekilde, binlerce kez hukuksuz davranan devlete hiçbir şey olmazken (Erdoğan rejiminin tek bir temsilcisine bile Ceza Yasasının 129b maddesi uyarınca dava açıldığına dair bir bilgi mevcut değil) ve söz konusu devletle -muhalefete yönelik baskıyı da kapsayan- çok çeşitli bir işbirliği sürerken, hukuksuzluğun egemen olduğu bir devlete karşı direnişin kriminalize edilmesi de (özellikle de söz konusu direnişin sivil halka savunulamayacak etkileri olduğu iddiasıyla) anayasanın değerler sistemine aykırıdır.

Aynı zamanda, Alman hükümeti ve dolayısıyla da Alman güvenlik kurumları Türk hükümetiyle danışıklı ve koordine olarak Kürt aktivistlere ve örgütlerine karşı harekete geçmesi ve böylece, Suriyeli Kürtlerin İŞİD’e karşı verdikleri mücadeleyle elde ettikleri itibarı, hukuk devleti sınırlarını aşan bir baskıyla ortadan kaldırmak istemesi yüzünden de Alman devletinin yargılama yetkisini geçersiz kılmaktadır.

Dahası, Türkiye ile ilgili ceza davalarının bütünüyle farklı bir biçimde ele alındığını, yalnızca tüm kovuşturma koşulları mevcut olmasına rağmen eski Başbakan Erdoğan’a davada açılmamasında görülmemektedir. Böylece Türkiye’yle ilgili suçların kovuşturulmasında Türk devleti yetkililerinin cezaya tabi olan davranışları ya görmezden gelinir ya da üstleri örtülürken, Türk devletinin karşıtları ve muhaliflerinin cezai kovuşturmaları son derece sert bir biçimde gerçekleştirilmektedir.

Ayrıca Alman devleti, yalnızca Türk devleti yetkililerinin işlediği suçları kovuşturmaktan kaçınmakla kalmamakta, dahası Alman soruşturma ve adli kovuşturma kurumları, Türkiye’deki hukuk devletine aykırı ve faşizan uygulamalara direnen ve özgürlükçü ve demokratik bir düzene ulaşmak için çabalayan muhaliflere yönelik zulmü dolaylı olarak destekleyecek biçimde, Türk güvenlik güçlerine eğitim vermesi de dahil olmak üzere, polis ve hukuk alanlarında iş birliğini aralıksız sürdürmektedir.

Federal Başsavcının ilan edilen kovuşturma kıstasları karşısında, “yalnızca” yurtdışındaki bir terörist örgüte üye olmakla suçlanan bu davadaki sanıklara yönelik kovuşturmanın, TKP/ML’ye değil de Taliban’a üye oldukları iddia ediliyor olsaydı, son derece ihtimal dışı olacağı gibi oldukça tuhaf bir sonuca varmamız gerekir.

Böylece, öldürme, işkence ve savaş suçlarını konu alan, yurtdışıyla ilgili, hukuki açıdan benzer olaylar yargılanmayla sonuçlanmazken, Türkiye’deki devasa insan hakları ihlalleri göz ardı edilerek bu davanın sürdürülmesiyle, sanıklara göründüğü kadarıyla sistematik bir biçimde eşitsiz muamelede bulunulmaktadır.

Burada söz konusu olan, hukuksuzlukta eşitsiz muamele olamayacağı ya da devletin yukarıda adını andığımız kişilerden oluşan grupları kovuşturmamasıyla güven olgusu oluşturduğu (bu güven durumu gelecekte olsa olsa Türkiye Devlet başkanı gibi şahıslar için bir dayanak teşkil edebilir) şeklindeki sözde ilke değildir. Yetkililerin büyük ölçüde kriminalize edilmemesi ve aynı zamanda, sarsılmaz hukuki değerlere riayet edilmemesine katılmakla suçlanmayan sanıklarınsa kriminalize edilmesiyle sonuçlanan maslahata uygunluk kararları hukuki açıdan meşru değildir.

Ortaya koyduğumuz üzere, Federal Başsavcılık ve onu takiben Adalet ve Tüketiciyi Koruma Bakanlığının, davanın açılması, kovuşturma yetkisi verilmesi süreçlerinde ve davanın devamında Ceza Kanunu’nun 129b maddesindeki yasal hükümlerden değil, bilakis -bu noktada kurumsal bir antikomünizm biçimine bürünen- yasadışı amaç ve hedeflerden yola çıktığı aşikardır.

Yani ne beden ve hayat gibi hukuki değerlere yönelik somut bir tehlike herhangi bir rol oynuyor ne de göründüğü kadarıyla, bir insanın söz konusu insan hakları ihlallerinde hangi konumda olduğu herhangi bir öneme sahip oluyorsa, başka, yani siyasi nedenlerin adli kovuşturmada belirleyici bir rol oynadıkları açığa çıkmaktadır. Bu muhtemelen Federal Başsavcılık ve Adalet ve Tüketiciyi Koruma Bakanlığının -geleneksel bir hal almış- antikomünist tutumlarıyla alakalıdır. Fakat antikomünizm bir ceza davasının zeminini teşkil edemez ve kovuşturma yetkisinin verilmesi sırasında takdir yetkisinin kullanılmasında bir değerlendirme hatası teşkil eder.

Ancak bunlar ne iç hukukla ne anayasanın temel değerleriyle ne de uluslararası hukukla bağdaşacak amaç ve hedeflerdir. Dolayısıyla devlet, cezalandırmasının meşruluğunu ve cezalandırma hakkını geçersiz kılmıştır.

Devlet güvenliği hukuku alanında büyük ölçüde yasallık ilkesinden uzaklaşan ve mashalata uygunluk kararını fiili olarak tek başına adli kovuşturma kurumuna bırakan bir adli kovuşturma -meşruluğunu kaybetmemek için- adli kovuşturmanın gerçekleşeceği mi, yoksa davanın düşürüleceği mi kararında çıkarlardan çok değerlere dayanmaya yöneldiğini göstermek durumundadır.

Özellikle de devletin ve onun değerlerinin ve hukuki değerlerinin adli kovuşturma aracılığıyla savunulması gereken devlet güvenliğiyle ilgili meselelerde bu yönelim daha çok dikkate alınmalıdır. Fakat bu aracın kendisi -adli kovuşturma- ceza davasındaki en temel ilkeye -yani suç ilkesine- dayanmazsa, olası savaş suçlarında gerçek sorumluluk sonuçsuz kaldığı ve sarsılmaz hukuki değerlerin korunması kapasite dolayısıyla adli tatbikata tabi olmadığı ve kriminalize edilmediği, ancak bu tür bir davanın sürdürüldüğü yerde adli kovuşturma öngörülebilir bir biçimde seçici ve böylece aynı zamanda keyfi hale gelerek, cezanın hukuk devleti ilkelerine uygunluğu ilkesini ortadan kaldırır.

Federal Alman hükümeti hukuk devleti, demokrasi ve insan haklarının dokunulmazlığı gibi değerlerin geçerliliğini ve bağlayıcılığını geçmişte de günümüzde de birçok kez vurgulamıştır. Bu beyanların ciddiyeti, Alman mahkemelerince görülen bir ceza davası aracılığıyla bir diktatörlüğün dolaylı olarak desteklenmesinin ve böylece kendisinin bağlayıcı olarak kabul ettiği değerleri anlamsızlaştırmasının ve kamuoyunda bir diktatör ve uluslararası hukuku ayaklar altına alan bir saldırganla el ele hareket ettiği izlenimini oluşturmasının, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesine uymakla yükümlü bir hükümetin dış politikadaki çıkarlarını temsil edemeyeceğini varsaymaktadır.

Aynı siyasi-tarihi bağlamda kendi tutumu aracılığıyla Alman devleti, bu davadaki cezalandırma hakkını geçersiz kılmıştır. Bu tür bir meşrulaştırma, Alman devletinin bu bağlamda bizzat demokratik olarak belirlenmiş kendi değerlerine ters düşmesi, hukuka aykırı davranması ve başkalarının yasadışı davranışlarına keyfi olarak müsamaha göstermesi, kamusal hukuk ortaklığının düzen ve barışı sağlayıcı işlevine terstir. Bu yüzden, ceza davasının toplumsal görevine, yani hukuki barışın yeniden tesis edilmesi hedefine artık ulaşılamaz, zira devletin kendisi hukuki ilkelerine ciddi ölçüde uymamıştır. Ceza davası hiçbir şekilde barışın tesis edilmesini sağlayamaz ve bu yüzden de en temel hedefine ulaşamaz.

Dava derhal düşürülmeli, tutukluluk kararları kaldırılmalı ve sanıklar haksız yere tutuklulukları için tazminat almalıdır.

Av. Inigo Schmitt-Reinholtz