Ana Sayfa Köşe Yazıları Şizofrenik bir vaka olan Rojava Siyasi Komiseri’nin mağdur edebiyatı ve hezeyanları

Şizofrenik bir vaka olan Rojava Siyasi Komiseri’nin mağdur edebiyatı ve hezeyanları

partizanmlm4.net sitesinde “Şizofrenik bir vaka olan Rojava Siyasi Komiseri’nin mağdur edebiyatı ve hezeyanları” başlıklı bir yazı yayınlandı. Bu yazıyı günceliği ve konunun önemi acısından AHM’de yayınlıyoruz.

Şizofrenik bir vaka olan Rojava Siyasi Komiser

Bir röportaj vesilesiyle: “En iyi savunma saldırıdır!”

O nedenle aslında uzun uzun anlatmak gereksiz. Görüyorsunuz!”… Bu sözler ünlü bir videodan aşırılarak ilgili röportajda kullanılmış. Evet tamda o videonun amacına uygun bir amaç güdülmüş, onun gibi utanç verici bir kendini övme hali ve ciddiyetle sunulan şeyin komedi olarak görüldüğü bir tablo sergilenmiş.

Özgür Gelecek gazetesinin İnternet sitesinde, 14-15-16 Kasım tarihlerinde kendini TKP/ML Örgütlenme Komitesi olarak ifade eden sağ tasfiyeci hizbin Rojava Siyasi Komiseri ve Komutanıyla bir röportaj yayınlandı.

Röportajın bir bütün olarak ifadesi yine kendi söylemleri olan “söz eğer gerçeği yansıtıyorsa anlamlıdır” cümlesinde gizlidir. Baştan sona yalan, iftira, manipülasyon ve çarpıtma dolu olan röportajda anlatılanların doğrulukla uzaktan yakından ilgisi yoktur. Sürecin başından sonuna dillendirilen bildik, “mağduruz da mağduruz” söylemleridir… Ve bu açıdan sınıf mücadelesi arenasında bir hükmü yoktur.

Röportajın sonda söylediğini biz başta söyleyelim. Sürecin yaşanmasındaki kendi paylarının sorulduğu soruya verilen yanıt, aslında süreç boyunca sorunlara nasıl yaklaştıklarını göstermektedir. Her şeyden önce devrimciliğin özüdür eleştiri, özeleştiri, kendi hatalarına yaklaşım… Uzun yıllar partinin birçok yönetici komitesinde birlikte faaliyet yürütüp, kendine tek bir laf bile etmeyen bir özeleştiri olabilir mi? Rojava Siyasi Komiseri bunun olabilirliğini göstermiş(!)

Yıllardır bu partide yöneticilik yapıp, yeri geldiğinde bilmem kaç yıllık emekleriyle övünenler, her fırsatta reklamlarını yapanlar, iş hesap vermeye gelince kenara çekilip suçu başkalarına yıkmakta ustalaşmışlar. Özeleştiri adına söylenenler, “yapılanlara sessiz kaldım, uzlaştım, liberal kaldım, mücadele edemedim, çok üzülüyorum, kendime kızıyorum, vb.vb.” şeyler olunca okuyan herkesin tahammül sınırlarını zorluyor. Ve ardından “tamam da sen bunların neresindesin?”, “hani özeleştiri vermek erdemdi?”, “hani bir pratiği değerlendirirken kendinden başlamak gerekirdi?” sorularını döne döne sorduruyor.  Buradan çıkan sonuç Rojava Siyasi Komiseri’nin her şeyden önce “eleştiri özeleştiri nasıl yapılır” bunu öğrenmesi gerekir. Ama bunun için önce Şeyh Bedrettin’in dediği gibi “bilmediğini bilmesi gerekir” ama o erdem de onda yok ne yazık ki…

Rojava’dan, “devrimci perspektiften” kopuşmuş, “devrimci romantizmi” küçük-burjuva tutumların bencillik sınırlarına hapsetmiş ve üstünde tepinen,“rekabetin tatlı konforu”na dayanarak yayınlanan röportajın tek amacı partiyi hedefe oturtan bir gündem yaratmak. Kendine aşık olmanın, ne kadar devrimci olduğunu ispatlamanın telaşı paçasından akan bu anlayış, çok konuşmaktan mı yoksa röportaja “çok fazla kalem bulaşmasından” mı bilinmez kendinden geçmiş bir halde “her şeyi” söylerken hiçbir şey söyleyemiyor. Felsefi olarak idealizmin en banali olan “tek yanlılıktan” muzdariplik hemen dikkat çekiyor. Kendinde hiç sorun görmediği gibi, aslında ne kadar mükemmel bir “yaradılışa” sahip olduğunu ispat gibi duran şu soyut eleştirileri kendine yöneltiyor: “Elbette ki, bizler aktif ideolojik mücadeleyi, etkili sorgulamayı başaramadığımız; hata ve zaaflarımıza karşı köklü bir mücadele çizgisi yürütemediğimiz; eleştiri-özeleştiriyi uygulayıp geliştiremediğimiz; derinleştirip etkili bir yöntem ve çizgi haline getiremediğimiz için burjuva çizgi saflarımızda bu denli etkili oldu.” Evet yüce yaradılışına inanmış, karşı taraftan kaynaklı oluşan sorunlar karşısında “biraz” zayıf kalmış ve safların kirlenmesine zemin sunmuş. Evet şimdi tertemiz, aklanmış paklanmış, liberalliği kenara atmış, aktif ideolojik mücadeleye karar vermiş, eleştiri özeleştiriyi uygulayan bir yaklaşımı kuşanmış. Bu yaklaşımın sahipleri yaklaşık 2 yıldır ayrı bir örgüt yapısı olarak kendi varlığını sürdürüyor ve sürecini gerçekleştiriyor. Daha henüz bir araya gelirken ve bir Örgütlenme Komitesi oluştururken beş benzemez, üç farklı siyasi çizgi ve her biri birbirine güvenmeyen bunu açık bir şekilde iç yazışmalarda beyan eden bir bileşen olduklarını unutuyorlar. Bu Rojava’dan arzu endam eden bay idealistimiz parçası olduğu yapı daha teşekkül ederken bahsettiği tüm burjuva hastalıkların pençesinde kıvranıyordu. Zaten partiden kopuş nedenleri bu hastalıkların varlığı ve sonucu idi. Ama kabul etmek gerekir ki bu arkadaşların hata ve zaaflarına yönelik hiçbir şey söylemedikleri ve yine partiye saldırdıkları söz dizininde en komik olanı “aktif ideolojik mücadele” tespiti. Hem içerde hem de dışarda bir de. Her türlü oportünizmle eylem birliği adı altında büyük bir dansa tutuşan, en ufak bir ideolojik mücadele yürütme kaygısı olmayan hatta bunu gereksiz gören, platformlarda ve oluşumlarda bugüne kadar partinin gerçekleştirmediğine içerleyecek şekilde “derdi ve kederi de” taşıyan, güç karşısında sadece “salla baş” durumuna gelen kafanın emme basma tulumba gibi onay mercine dönüştüğü gerçeklikleri bilinmez değildir. Herkesin bildiği kendilerinin içselleştirip normalleştirdiği bu durumları evet pek acılı ve sancılı bir “ideolojik mücadele” hattına işaret ediyor.

Bu arkadaşların aktif ideolojik mücadele dedikleri şey partiye yönelik ihbarcılık, kaymakamlık ve polis mekanların da dilekçe doldurmaktır. Maalesef Rojava Siyasi Komiseri ve Komutanı ne içlerinde ne de dışarıya yönelik bir ideolojik mücadele içinde değiller. Ama arkadaşları ve kendileri partiye karşı öfke, kinle dolmuş bir saldırganlık, ihbarcılık, yalan ve manipülasyon hali içindeler. Ve evet bu konuda oldukça “aktifler”. Tek aktif oldukları konu bu. Ama bu da çürümüş bir ideolojik aktivite maalesef.

Bir Kere Daha Devrimcilik Adına “Mağdur Edebiyatı”

Tarihte hiçbir dönem, hiçbir devrim sürecinde mücadele eden, kendini devrime, halka, partiye adayan hiçbir devrimci, devrim için neler yaptığını, nasıl bedeller ödediğini dillendirmemiştir. Çünkü o bilir ki yaptıklarıyla zaten sorumluluklarını, görevlerini yerine getirmeye çalışmıştır. Bunun için bir yerlerden onaya, övgüye, pohpohlanmaya gerek yoktur.  Bunları dillendirmeye başlamışsa artık başka kaygılar esas hale gelmiş, yüzünü ileriye değil geriye dönmeye, kazanacaklarını değil kaybettiklerini düşünmeye başlamış demektir…

Çeşitli sebeplerle partiden ayrılan ya da mücadelenin dışına çıkanlardan sıkça duymaya alışık olduğumuz “ama benim emeğim var”  ya da “ben yıllarca bedel ödedim”, “işkence gördüm, hapishanede kaldım, dağda kaldım, vb. vb.” söylemlerini şimdi de her fırsatta “bedel-emek” sorgulaması yapan sağ tasfiyeci hizipten duyar olduk.

Sen; “yıllarca emek verdiğin” partiye, düşman operasyonunun hemen ardından, tam da en çok “parti birliğine” ihtiyaç duyulduğu bir zamanda “fırsat bu fırsat” diyerek darbe yapmaya, aranın iyi olduğu parti üyelerine mektup göndererek bir MK üyesini tutuklatmaya kalkacaksın. Sonra da parti bu pratiğin hesabını sorunca “tasfiye edilmek isteniyoruz”, “tecrit ediliyoruz”, diyerek mağdur edebiyatına başvuracaksın. Üstelik de bir MK üyesi olarak yapman gereken; partiyi toparlama, süreci yönetmekken, MK üyeliği sorumluluğu bunu gerektirirken… Yine aynı süreçte partinin diğer alanlarına da aynı içerikte mektuplar göndererek MK üyelerini, partinin -tabi Dersim ve Rojava dışındaki- diğer alanlarını teşhir eden, hakaret ve küfür dolu mektuplar yazacaksın… Sonra “ama benim de emeğim var” diyeceksin.

Sen, esas sorumluluğunu yerine getirmek yerine icraatlarına bu kez de partinin programatik görüşlerine tamamen ters bir anlayışa hiç yetkin olmadığı halde imza atarak devam edecek, partiyi kamuoyunda zor bir duruma sokacaksın. Sonrasında “ama benim de emeğim var” diyeceksin. Kaldı ki programla ilgili değişiklerde bırakın tek tek MK üyelerini, MK’nın, Konferansın dahi yetkisi yoktur. Tek yetkili Kongre’dir. Sen bütün bunları bildiğin halde o sürekli sarıldığın parti tüzüğünü hiçe saydın.

Sen, bütün bu pratiklerinden kaynaklı hakkında soruşturma açılınca hiç fırsat kaybetmeden gerilla alanına giderek “beni partiden atacaklar. 40 yıllık emeğim var. Bana sahip çıkın” diye gerilla alanını, alandaki parti üyeleri ve savaşçıları arkana almak içinde yalan, çarpıtma, dedikodu, hakaret dolu olan türlü pratiklere gireceksin. Gerilla alanının adını kullanarak partiyi yanlış bilgilendirecek, partiyi bölmeleri için harekete geçme talimatları vereceksin.  Ancak tüm çarpıtmalarına rağmen alandan istediğin desteği alamayınca da yürütülen savaş ve ödenen bedelleri dahi yok sayarak şimdi de hedef tahtasına koyacaksın…(Ama gerilla alanındaki yoldaşlar da partimizdeki diğer yoldaşlar da sırf gerilla alanı olduğu için partili olunmayacağını, esas olanın parti anlayışı olduğunu pratikte göstermiştir.)

Daha alandan gitmeden istifa, özeleştiri ve alan örgütlerine yazdığın mektuplarda, kendi düşüncelerini alanda alınan kararmış gibi aktardın. Çünkü alanın koşullarını biliyordun. Sonbahar süreciydi ve senin yazdıklarına cevap verebilmek için baharın beklenmesi gerekirdi. Bu süre zarfında da sen partide yapmak istediklerini yapabilir, planlarını uygulayabilirdin. Gerilla alanındaki yoldaşların “iyi niyetini” de kullanarak mektupları oradan gönderdin. Üstelik de hizipçi “ortak”ların üzerinden. Çünkü kimse senin yazdığın şeyleri okuma gereği duymazdı… Oysa sonradan açığa çıktı ki “birlikte karar aldık” dediğin hiçbir kararın altında Dersim Parti Komitesi’nin imzası yokmuş(!). Onlar senin “kararlarınmış!” yani yalanların hükmünün çok sürmediğini bu pratiğinde de görmüş olduk. Sadece sana haksızlık etmeyelim. Benzer bir pratik sahibi de aylarca süren görüşme talebini reddedip, sürecin fiilen uzamasına sebep olan ve ancak sonbaharda alana gidip alanda bulunan “Geçici Komiser”le yaptığı görüşmeleri DPK’nın görüşü gibi partiye sunan hayali “MK” üyesi. Ama siz yalanlarınıza inanarak siyaset yapan, kendini yeniden üretmeyi yalanlarına inanmakta gören bir anlayışa sahipsiniz. Hala Rojava Siyasi Komiser Röportajında “Dersim’de bir uzlaşma vardı ama DPK bunu bozdu” diyerek bir yıl boyunca dayandıkları yalana yaslanma oradan beslenme ihtiyacı duyuluyor. Bu ancak yalanına inanan, hala ondan medet uman zayıf bir politik figürün ihtiyacı olur. Dünü değerlendirirken hala dünde kalmış bir kafa yapısı, hala dünün yalanlarına ihtiyaç duyan bir küçük esnaf kafası söz konusudur. Acınası bir zavallılık hali.

Sen “mektup” pratiğinle bombanın pimini çekip partinin ortasına attın. Sonra da geriye çekilip “mağdurum, yardım edin” çığlıkları attın. Ve çığlıklar arasında darbe planlarınızı hayata geçirmeye devam ettiniz…

Aslında sizin pratiklerinizle ilgili söyleyecek, yazacak şey çok. Bu röportaj vesilesiyle bazılarına değinelim.

Devrimci Savaşa Silahları Toprağa Gömerek Mi Önderlik Edeceksiniz?

Röportajın ilk bölümü “partimiz ve onun önderliğindeki ordumuz devrimci savaşa önderlik etme yeteneğine sahiptir” sözlerini öne çıkarmış. Bunu okuyan herkesin aklına gelen ilk soru şudur; “Bunu nasıl yapacaksınız, Hizip yaparak ayrılık ilan eder etmez, silahları toprağa gömüp savaş alanından kaçarak mı?” Bu pratiğinizle Türkiye Devrim tarihine ibretlik bir ders verdiniz. Hizip yapıp ayrıldığınız örgütün silahlarına bin türlü hile hurdayla el koyup, sonra da düşmana teslim edip soluğu Avrupa’da alarak unutulmaz bir ders verdiniz dosta da düşmana da. Şimdi çokça savaş naraları atmanız, “Geçici Komiserlik”ten “özgürlük savaşçılığına” terfi etmeyi destansı bir direniş olarak göstermeniz bu pratiğinizin üstünü örtmeye yetmeyecek. Çünkü savaş sizin de dediğiniz gibi “korunaklı alanlarda” değil savaş alanlarında yürütülür. Ama daha da kötüsü hala savaş alanında savaşı büyütenlere karşı “korunaklı alanda” savaşı öğretmeye çalışan tarzınızdır. Artık karalama, dedikodu ve iftirayı bu alanda olan yoldaşlara karşı yöneltmenizdir. Hatta Aliboğazı direnişçilerinin yıl dönümü vesilesiyle 22 Kasım 2018 tarihinde Özgür Gelecek sitesinde yayınlanan ihbarcı tefrikalarınızla “kininizi dininiz” yapma yolunda ilerliyorsunuz.

“Darbeci tasfiyeci klik kendini parti iradesine dayattı”, “Her şeyin tıkandığı yerde Örgütleme Komitesini kurduk”

Her fırsatta “parti birliği” için mücadele ettiklerini söyleyip, buldukları her fırsatta partiye bayrak açma girişimlerinin hangisini söyleyelim? Henüz yaşanan sorunlar parti içinde tartışılırken, kendi yazı ve değerlendirmelerinden oluşan bir broşür hazırlayarak yurtdışındaki kitleye dağıtmalarını mı?  Yoksa hiçbir yetkisi kalmadığı halde geçici oluşturulan yurt dışı komitesinin dağıtılmamasını, kendini partiye dayatmasını mı? Ya da alan raporlarını MK’ya göndermek yerine GYDK’ya gönderip açıklama olarak da “yedeklemek için” cevabı verenleri mi? MK’yı iradesiz ilan edip bir yandan hiçbir yetkisi yokken MK adına HBDH’a imza atılmasını mı?

Yine hizip faaliyetinin sonucu Örgütleme Komitesi kurarak Nubar Ozanyan’ın şehit düşmesiyle kendilerini açıklamak zorunda kaldıklarını söylemelerini mi? Parti önderliğindeki tek tek kişileri hedef haline getirip kitleye teşhir eden yıpratma politikalarını mı? Bu pratiğin sahiplerinin şimdi dönüp de “biz partimizin yaşamak zorunda bırakıldığı bu süreci kişilerle açıklamıyoruz” demeleri tek kelime ile trajikomiktir. Pratikler saymakla bitmez. Zira bunlar bile çabanın parti birliği mi, parti karşıtlığı mı olduğunu anlamaya yetmektedir.

Her şeye rağmen parti birliği için ne kadar “çaba” gösterdiklerini kanıtlamaya çalışırken “darbeci tasfiyeci” olarak ilan ettikleri MLM’lerin “2016 Kasım Mutabakatı” ve “Eylül 2017 Önerisi”ni nasıl geri çevirdiklerini, önce mutabakatlarda anlaşıp sonrasında hiçbir gerekçe sunmadan oyunbozanlık yaparak parti birliğini sağlamak yerine nasıl sorumluluktan kaçtıklarını da nedenleriyle açıklamaları gerekirdi!.. Şimdi bu pratiklerin hizip çalışmalarını meşrulaştırmak ve ayrılığı zorlamaktan başka bir anlamı var mıdır?!..

Şimdi 11 yıl Konferans yapılmamasının, sürecin bu kadar uzamasının hesabını soruyor Siyasi Komiser. Ancak sürecin her aşamasında kendi imzalarının da olduğunu yine unutmuş anlaşılan. Unutmasına unutmuş fakat son 2 yıldır “işbirlikçi”, “tasfiyeci”, “yıllardır partiyi oturuma götürmeyenlerden” ayrı olduklarını da unutuyor. Madem parti ayağınızda zincirdi iki yıldır ne yaptınız, hangi devrimci hücreleri örgütlediniz, hangi alana akın akın savaşçı aktardınız, hangi çizgiyi berraklaştırdınız. Ne mi oldu? Tüm çizginizi legalizme ve tasfiyeciliğe teslim ettiniz, 2014’de gerçekleşen Cumhurbaşkanlığında “ilkesel” nedenlerle boykot ederken 2018’de aynı seçime hiçbir izah getirmeden katılacak kadar gözünüzü kararttınız, savaş alanını terk ettiniz, “bir avuç dolar için” devrimcileri ihbar ettiniz, düne kadar burada bulunmak “ahlaksızlıktır”, “devrimcilik değildir” dediğiniz alanlara öbek öbek yerleştiniz. Yani kurtulduğunuz zincirleriniz sizi devrimci savaşa, mücadeleye, 2007’den beri gerçekleşmeyen süreci örgütlemeye, Türkiye’de devrimci hücreler oluşturmaya, savaş alanına üçer beşer onar yüzer savaşçı göndermeye değil hepsini tasfiye etmeye bu anlamda sizin için “özgürleşmeye” götürdü. Şimdi utanma duygusunu bir kez daha ele alıp sanki 2007’den bu yana süreci örgütlemek bir yada birkaç kişinin suçuymuş gibi yansıtıyorsunuz. Ama hiç şaşırtıcı değil, tam sizlik bir yaklaşım. Sizin nasıl Maoist olamayacağınızı, nasıl komünist olamayacağınızı, nasıl partili olamayacağınızı kendiniz bu yaklaşımla ortaya koyuyorsunuz. Suçu dışında aramak, başkasına yüklemek tarz olduğu için yadırgamamak gerekir. Ama sizin için durum daha boyutlu siz komünistliği geçelim devrimci hatta demokratik vicdanınız kurumuş, çölleştirmiş sizi parti düşmanlığı bu noktada.

Yeni olana adapte olmak adına “gelenekten ve ölü yüklerden kurtulmanın” bolca dillendirildiği bir tablo sunuyor ve sürecin önderliğini gençler ve kadınların yaptığını vurguluyor Siyasi Komiser. Yenilenmek; kişilerin değişmesi, ihtiyarların gençlerle, erkeklerin kadınlarla yer değiştirmesi değildir. Yenilenmek, sürekli öğrenmek, derinleşmek, kendini ve bulunduğun partiyi sürekli geliştirmek, ileri taşımak demektir. Partimiz, tarihi boyunca bu tarz “yeni”lenme teorileriyle defalarca karşılaşmış, bunları tartışmış ve mahkum etmiştir. Siz şimdi “yeni” diye eski ve çürüyene sarılıyorsunuz. İçinde olduğunuz bataklığa bizi davet ediyorsunuz, size “yolunuz açık olsun” demekten başka katkımız olmayacak!

Manipülasyon, çarpıtma, yalan içinde ne ararsan var…

Röportajın ikinci bölümü de yine mağdur edebiyatıyla başlıyor. Yine manipülasyon, çarpıtma, yalan… İçinde ne ararsan var. Süreci bilmeyen biri bu partide bunların sürekli ezildiğini düşünecek(!) Zaten istedikleri de bu değil mi?

Rojava Siyasi Komiseri de “ya tutarsa” mantığıyla röportajda yalanlarını sıralamaya devam etmiş. İşte bunlardan bazıları…

“2015 yılından beri yalnızlaştırma ve tecrit politikası uygulandı…” tespiti yapılıyor Rojava alanı için. Ama Siyasi Komiser sıfatlı “yalan makinası” diğer türdeşleri gibi bu “tecrit edildik” yalanını sürekli bıkmadan usanmadan dillendiriyor. Çünkü mağduriyeti pek seviyorlar. Aslında nasılda aciz, devrimci iradeden yoksun ve zavallı bir halde kendilerini gösterdiklerinin farkında da değiller. Şimdi son röportajda bu tecrit edilme meselesini “silahlı mücadeleyi” tecrit ettiler diyerek genellemeye çevirmişler. Neymiş “Dersim” 11 Yıldır kendileri de 3 yıldır tecrite maruz kalmış. Bu şekilde “tecrit” yalanına destek güç oluşturma, sonra tecritin ideolojik arka planının “silahlı mücadele düşmanlığı” olduğunu ispatlama var. Birincisi, tecrit edilen “Dersim” safını tecrit edenlerden yana kullanarak bu yalanı boşa çıkardı. Ama yetmedi tecrit edildiği iddia edilen Dersim “savaş kaçkını” Geçici Komseri tecrit etti. Tecrit edilen tecrit etmeye başladı! Bunların hepsi aynı kaynaktan türeyen söylemler ya da yalanlar. Hangi birine inanalım sizin yalanlarınızın. Ama en kötüsü sizin yalanlarınıza inanacak insan bulmayı başarmanızdır.

İkincisi, bilmeyenlere bir kez daha hatırlatalım. Söylediği tarih, zaten darbe planlarının gerçekleşmeye başladığı tarihtir. Bir yandan bir MK üyesi olarak başka bir MK üyesini tutuklatmaya çalışacaksın, diğer yandan “beni tecrit ediyorlar” diye partide ortalığı birbirine katacaksın. Yani istediği zaman partide herkese ulaşabilen, üstelik de bir MK üyesini tutuklatacak kadar ileri giden birinin tecrit edildiğine kim inanır? Yine hatırlatma olsun diye söylüyoruz. Operasyon Nisan 2015’te yaşanmış. Alanlara bu mektupların yazıldığı tarih ise Mayıs 2015… Ayrıca henüz Mayıs ayında “tecrit edildik” yalanı da start almış. Şubat ayında ise tecrit edildik yaygarası yapanlar “tüm partiyle ilişki” halinde. Açık ve gizli toplantılar örgütleyerek süreci kotarma hesabındalar.

Bu pratiğin hiçbir özeleştirisini vermeden üstelik de yaptıklarını savunurken nasıl bir parti birliği uğraşından söz edilebiliyor anlamak gerçekten de zor.

Yine her Komünist Partide olması gerektiği gibi düşman saldırısı durumunda, MK üyelerinin, parti üyelerinin kendi sorumluluklarını yerine getirmeleri, görevlerine dört elle sarılmaları, partiyi korumaları gerekir. Ancak bu arkadaşların istediği, “Operasyon oldu. Tutuklamalar oldu. Partide kriz var. Herkes dursun, beklesin. Kimse görevini yapmasın…” İyi de neyi ne kadar bekleyecek bu parti? Ya da niye bekleyecek?!.. Bu partinin bütün MK’sı tutuklanmadı ki? MK üyeleri bir sonraki Konferans ya da Kongreye kadar partinin kendilerine verdiği görevi yerine getirmekle yükümlüler.  Eleştirdiğiniz ve 8.Konferansın seçtiği MK üyeleri de bunu yaptı. Bu sefer de yetkisizlikle eleştirdiniz… Hem de “MK adına bildiri, açıklama vs. yaparsınız.” dedikten hemen sonra… Sen de daha fazla sorumluluk alsaydın, partiyi darbelemek için değil sorunlara çözüm için mektuplar yazsaydın. Pardon, sen o zaman tecrit edilmiştin değil mi? Ama tecrit edildiğini söylediğin dönemde de Parti MK’sının kanallarıylaulaştırmaya çalıştığın mektuplarınla sorumluluk almak yerine, partiye karşı yıllardır beğenmediğin, eleştirdiğin ve hatta her fırsatta küfür ettiğin herkesle (ama herkesle) birleşip darbe yapmaya, iftira atmaya, ispatlayamayacağını söylediğin isnatlarda bulunmaya kalktın…  ve evet kimi bulduysan ona dayandın, ondan medet umdun. Böyle aciz, zayıf ve devrimci ahlaktan yoksunluk hali söz konusu oldu sizin için.

“Yoldaşları ve alanları karşı karşıya getirdiler…”

Bir yedek üyenin bir MK üyesine “gidip alanda senin altını boşaltacağım” diyerek o MK üyesinin sorumlu olduğu alanın toplantısına girmesine izin vermemek mi yoldaşları karşı karşıya getirmek, yoksa tutuklamaları fırsat bilip alanda asılsız dedikodularla parti içinde şaibe yaratarak, parti bozgunculuğu yapmak mı? Lenin’in “Siyasette dürüstlük güçlülüğün, ikiyüzlülük ise zayıflığın ürünüdür” sözünü örnek veriyor Siyasi Komiser. Gerçekten de Lenin yoldaş kendilerini çok güzel tarif etmiş…

“Nubar Ozanyan Dersim’e gitti, bilinçli olarak görüşmediler…”

Bunun yalan olduğunu en başta alandan hizip faaliyetiyle ayrılıp, partimize ait olan silahları düşmana teslim edip, Avrupa yollarını mesken eyleyenler çok iyi bilmektedir. Ama dürüstlük değil ikiyüzlülük sizin politikanız, o yüzden böyle söyleyerek durumu bilmeyenler için daha fazla prim yapacağını hesap ediyorsunuz anlaşılan. Ne de olsa şehitler üzerinden politika yapmayı alışkanlık haline getirmişsiniz. Ama şunu söyleyelim, Nubar Ozanyan’ın alana gelip görüşemeden gittiğini, alanda yapılan cihaz görüşmesinden öğreniyor yoldaşlar. Öyle sizin dediğiniz gibi ”görüşmek istememe durumu” yok. Siz de çok iyi biliyorsunuz ki sürecin başından beri gerilla alanı, parti birliğini sağlama çabası içinde olmuş ve alana gelen herkesle bu amaçla görüşmüştür.

Bir de Nubar Ozanyan’ın Dersim’e gönderdiği patlayıcılardan bahsedilmiş. Bildiğimiz kadarıyla o patlayıcılar adresine ulaştı, yoldaşlar onları düşmanın beyninde patlattı.  Bu konudaki emekleri için teşekkür etmek gerekir. Ama Nubar Ozanyan’da bilir ki bunları yapmak ayrıca övülecek bir özellik değil her devrimcinin yapması gereken devrimci görevlerdir.

“Nubar Ozanyan’a nasıl “eski üyemiz” dersiniz?”

Nubar Ozanyan’ın şehit düşmesiyle kendilerini kamuoyuna deklere ettikleri ve Nubar Ozanyan’ın da Örgütlenme Komite Üyesi olduğunu belirttikleri halde nasıl oluyor da “neden üye olarak sahiplenmediniz?” diye soruyorlar anlamak zor. Ayrılık ilan ettikleri partiden hala üye olarak sahiplenilmesini beklemeleri kendilerini de bir kez daha boşa çıkarmıştır.

Nubar Ozanyan’a “eski üye” denilmesi onun savaşçılığına, devrimciliğine değil şehit düştüğünde artık parti saflarında olmadığına dair bir vurgudur. Bu yüzden de parti şehidi değil devrim şehidi olarak sahipleniriz. Tıpkı diğer devrimci örgütlerin şehitlerini nasıl sahipleniyorsak… Biz açık ve dürüstüz. Pragmatist değiliz. Siz bir yandan dedikodusunu yapacaksınız, partiden koptu gitti diyeceksiniz, yaşarken her türlü iftira ve yalanı atacaksınız ama şehit düşünce “Halk savaşçıları” diyerek nemalanmaya çalışıp, gerçeğin ne olduğunu karartmaya çalışacaksınız. Biz siz değiliz. Ne sizin gibi yalancıyız, ne sizin gibi pragmatistiz, ne sizin gibi korkağız. Gerçek neyse kitlelerin kafasına onu kazımaya, onunla yüzleştirmeye çalışırız. Bunu yaptığımız için sizin gibi siyasetin dolandırıcılık mahvillerinde kısa bir eğitimle uzmanlaşmış, yalanı yelkeninin rüzgarı yapmış, pragmatizmi sofrasının ana katığı haline getirmişler tarafından “doğal” olarak eleştiriye, hakarete maruz kalırız. Bu tarihte tüm komünistlerin uğradığı bir saldırı olduğu için “umursamadığımız” gibi tarih bilincimizle bunu karşılamayı görev biliyoruz.

“Sorunu ve tartışmaları sonuna kadar kamuoyuna açmadık…”

Bunun nasıl olduğunu sürecin küçük-büyük parçası olan herkes bildiği için fazla söze gerek yok. Pratik herkesin aynası olmuştur. Alanlarda kitlelere nasıl dedikodular yapıldığını, şehit ailelerinin gerçek dışı söylemlerle nasıl aldatıldığını, hapishanelerdeki tutsakların yanlış bilgilendirildiğini, tek tek kişilerin teşhir edildiğini herkes duydu, gördü, tanık oldu. O yüzden bu süslü sözler sadece cümle olarak bir yer kaplamaktadır, fazlası değil…

“Yoldaşlardan gelen bilgi ve toplantı için Dersim’e gittik…”

Bunun böyle olmadığını, kendini kurtarmaya çalışma amaçlı alana gittiğini kendisi de alandaki yoldaşlar da çok iyi bilmektedir. Yine “Parti içi sorunların çözümünün bir yolu, yeri ve yöntemi vardır. O da partinin tüzüğü-hukuku ile belirlenmiş çerçevesi ve iradesidir” demiş ve bir kez daha taşı ayağına vurmaktadır. Burada ilk akla gelen soru, “onun için mi çözüm için parti iradesini beklemeden Dersim’de farklı arayışların peşine düştün?” olmaktadır.

Dersim’e esas olarak kendisine açılan soruşturma için gittiğini, “sadece gerilla alanına güvendiğini, orayı önemsediğini” söyleyerek alanda kendisini yıllardır tanıdıklarını, sahip çıkmalarını istemiş ve mevcut MK üyelerini tanımamalarını isteyerek alan Dersim Parti Komitesi’ni partiye karşı bayrak açmaya davet etmiştir. Alan parti gücümüz ise bunun doğru olmadığını, partiyi bölmek olduğunu, kendilerinin MK iradesini tanıdıklarını, çözümün merkezi oturum olduğunu söyleyerek öneriyi reddetmiştir. Ancak sonradan anlaşıldığı kadarıyla bu görüşmede kendi tartıştırdığı önerilerini, “İlgili alana o dönem için giden ve yan yana gelebilen yoldaşlar olarak üç konuda hem fikirlik sağladık” diyerek bir kez daha yalan söylemiştir.  Fark ettiğimiz kadarıyla yalanlarını biraz revize etmiş! Daha önce “karar aldık” diyordu şimdi ise “hem fikirlik sağladık” diyor. O da biliyor ki o görüşmenin hiçbir resmi yanı olmadığı gibi, tartışılan ve uzlaşılamayan meseleleri fikir birliği olarak sunmak ancak azgın bir manipülatörün ya da bir provakatörün görevi olabilir. Manüplatör mü provakatör mü olduklarını ise tarih ortaya çıkaracak.. Anlaşılan o ki kendinden başkasının konuşmasını dinlememiş ve kendi konuştuklarını da karar zannetmiş(!)

Üstelik hem fikirlik sağladık dediği konular da tam bir fiyasko. DPK açıklamaları ve pratik, bunun tam tersini söylemektedir. Anlaşılan tutunacak tek dal olarak gördüğü Dersim alanı da kendisinin arkasından gitmeyince ciddi bir hayal kırıklığı yaşamışlar.

“Partiye mi darbeciliğe mi katılım?”

Aslında Dersim’de gerilla alanındaki yoldaşlar kendi süreçlerini hem İKK’da yayınlanan mektuplarında hem de Dersim Bölge Siyasi Komiseri’nin röportajında çok yalın ifade etmişler. Bunları okuyan samimi olan herkes partiye mi, darbeciliğe mi katılım sağlayacağına karar verebilir. Kim partiyi temsil ediyor, kim darbeci, pratik kendisini anlatmaktadır zaten. Tam da bu tartışmalar sürerken parti güçlerimiz tarihsel sorumluluklarını yerine getirmeye, işlerini yapmaya, bedeller ödemeye devam etmiştir. Faaliyetin içinde onlarca yoldaşımız tutsak düşmüş, gerillalarımız düşmanla göğüs göğüse çatışmış, düşmana kayıp verdirmiş ve şehitler vermiştir. Ve tam da bu süreçte şehitlerimizin kanlarıyla kazandığımız değerlerimizin nasıl düşmana teslim edildiğini, devletle işbirliği ve ihbarcılıklarını tarih yazmıştır.

Bu koşullarda Partimizin TC’ye angaje edilmeye çalışıldığı, şoven olduğu, sınıf işbirlikçi hatta sokulduğu, savaşı tasfiye ettiği gibi ithamlar söyleyene bakınca perdesi açılmış bir komedi gösterisini andırıyor. Ama gök yüzünü düştüğü kuyunun dibinden görebildiği kadar gören bu anlayış sahipleri, Rojava’da her savaşçının yaralandığı vurgusuyla Partimizin kayıplarını görmüyor, görmediği gibi bizi imhaya yönelen düşmana angaje olmakla suçluyor. Bu ne söylediğini bilmeyen bir politik akılsızlık halidir. Bu anlayış sahibini mektuplarındaki yaklaşımlardan, attığı adımın yaratacağı felaketleri göremeyen ufuksuzluğundan, kavramları kullanırken ki ciddiyetsizliğinden bilmez değiliz. Bilmesine biliriz huylu huyundan kolay kolay vazgeçmez. Ancak tüm pulları dökülmüş, savaş alanını terk etmiş, ihbarcılığı belgelenmiş, yalanları her pratikte ortaya çıkmış bir anlayışın hala bu pervasızlıkta, pişkinlikte ve rahatlıkta konuşması şaşırtıcı, şaşırtıcı olduğu kadar politik bir patolojik vaka.

Yolu şaşırmanın teorisi…

Röportajın son bölümü Rojava komutanıyla yapılmış. Kendine, kendi gücüne güvensizliğin emareleriyle dolu olan bu bölümde Ulusal Hareketin Rojava hamlesinin, Türkiye Devrimci hareketinin ezberlerini bozduğuna vurgu yaparak bu sürecin nesnesi değil öznesi olunması gerektiğini vurgulamış. Enternasyonal görevi, Bölgesel Devrim Teorisi ile harmanlamaya çalışmış, ancak onu da HBDH Kuruluş Deklarasyonu’ndaki kadar açıktan ifade etme cesaretini gösterememiş. Burada “yolunuz açık” olsun demekten başka elden pek bir şey gelmiyor. Zira bozulan, Türkiye Devrimci Hareketi’nin ezberleri değil, heybelerinde ezberlerden başka pek bir serveti olmayanlardır. Ve ezberler karmaşık süreçlerde yorumlama yeteneğine sahip olmayanlar için savrulmanın mihenk taşıdır. Gerçi “geleneklerden ve ölü yüklerden kurtulmak gerekir” diyen “Usta”larının “ışıklı yolu” onları aydınlatacaktır. Bundan hiç kuşku duyulmamalıdır!..

Bir de Proletarya Partisini savaşmamakla suçlamış Rojava Komutanı. Silahları düşmana teslim edip savaş bölgesini terk etmeyi, devrimcileri düşmana ihbar etmeyi, hiçbir emeği olmadığı halde gerilla alanının hazırladığı kitabı çalıp kendileri hazırlamış gibi halka yalan söylemeyi kahramanlık olarak yüceltirken sadece 2015 yılından bu yana savaş içinde 25 militanını şehit veren partimizi savaşmamakla suçlamanın tek bir anlamı vardır. Kendi savaş kaçkınlıklarını gizlemek. Mao’nun deyimiyle ifade edecek olursak; “En iyi savunma saldırıdır!” Dersim Gerilla Güçleri adına Siyasi Komiserle yapılan röportajla, onun içeriğiyle, Rojava’dan siyasi komiser ve komutan “titri” ile yayınlanan röportajları bir kıyaslama yapmak aslında kimin parti gücü olduğunu, kimin gerçek Kaypakkaya’cı olduğunu göstermesi açısından yeterli olacaktır. Birileri “şapka” romantizmi yapıp, Kaypakkaya’yı aşmak gibi 45 yıldır her ayrışmada söylenen bayatlamış türküyü dile dolarken, diğer yandan yaptığı hizibi ve parti birliğini yok edecek aptalca adımları dahi ne sahiplenip ne de onun özeleştirisini vermeye yanaşıyor. Kaypakkaya’dan hizip meselesine dair yaptıkları alıntı ile dünyanın en saçma sapan ve mevcut durum karşısında en soyut politik kanıtlarını sunmaya çalışarak “yazınsal düzmece bir sofulukla hödüklüğün doruk noktası”na (Gramschi) bu şekilde ulaşmışta oluyorlar. Cesaret ve cüretten yoksun bu politik organizasyon tam anlamıyla neye güvendiğinin, neyi temel aldığının, hangi çizgiye sahip olduğunun farkında dahi değildir. Sadece “devrimci olduğunu” düşünen bir yaklaşımdan ötesi yazdıklarında, pratik hatlarında görülmemektedir. “En kötü çizgi dahi çizgisizlikten yeğdir”. Bu kesim şu anda tam bir çizgisiz, yönsüz ve belirsizlik hattındadır. Bu yaklaşımdır ki olanı, yaşananı inkar edecek, savaştan kaçmış yoldaşlarına bakmaksızın savaşırken şehit düşenleri ve onların sürdürdüğü çizgiyi “savaşmıyor” diye suçlayacak kadar HÖDÜKLEŞEN bir sofuluk içindedirler.

Hizipçi tasfiyeciler, işledikleri suçların hesabını vermemek için apar topar partiden kendisini koparırken, bu kopuştan sonraki değişim başkalaşım ve zamana yayılan “Gregor Samsa”laşma hali ibretliktir. Aynaya baktıklarında tam bir böceğe dönüştüklerini, evrimlerini tamamlamış ve yabancılaşma da zirve noktaya gelmiş olduklarını göreceklerdir. Bu çizgi devrimcilik üretmeyecektir. Aynaya baktıklarında kendilerini değil görmek istedikleri hayali gören bir ruh hali, politik şekilleniş, sürrealizm durumu vardır. Kuşkusuz pratik gerçeklikleriyle yüzleşmelerini sağlayacaktır. Ancak ödemeleri gereken bedelleri ödeyerek, suçlarının hesabını vereceklerdir.